İki insan düşünelim, bunlardan birisi herkesle kolayca iletişim kurup, zahmetsizce konuşabilirken; diğeri insan ilişkilerinde tutuk, çoğu zaman da yaptıkları ya da söyledikleriyle birilerini gücendiriyor. Bu iki kişi arasındaki farklılık psikolojide “sosyal zekâ” kavramıyla açıklanmaktadır. Nedir peki bu sosyal zekâ?
Ne kadar zekisiniz? sorusunu genellikle akademik zekâ (IQ) için sorarız. İnsan ilişkilerinde ne kadar zekisiniz ya da yetkinsiniz diye soracak olursak karşımıza bu sosyal zekâ kavramı çıkar. Kavram ilk kez 1920 yılında Harper’s Monthly dergisinde Edward Thorndike tarafından kullanılmıştır. Kendisi “bir fabrikadaki en becerikli tamirci, sosyal zekâ eksikliği nedeniyle ustabaşı olarak başarısız olabilir” demiştir. Thorndike sosyal zekayı, insanları anlama ve insan ilişkilerinde ustaca davranma şeklinde tanımlamıştır. Aradan yüz yıldan fazla zaman geçmesine rağmen, konu ile ilgili sonradan yapılan çalışmaların hemen hepsi bu tanımı temel almıştır. Tanımın birinci boyutu olan “insanları anlama”, sosyal zekanın bilişsel boyutunu oluştururken, ikinci boyut olan “ilişkilerde ustaca davranma”, performans boyutunu oluşturmaktadır.
İnsan yaşamındaki belirleyici rolü ve önemi göz önüne alındığında “sosyal zekâ” konusunun psikoloji alanında yeterli ilgiyi gördüğünü söylememiz pek mümkün değildir. Yine de konu zaman zaman ruh sağlığı profesyonellerinin gündemine gelmiş ve çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Süreç içerisinde kimi araştırmacılar kavramın performans boyutunu ön plana çıkararak onu “insanlarla geçinebilme ve anlaşma becerisi” olarak tanımlamışlar. Kimileri ise bilişsel boyutunu ön plana alarak “insanların duygularını, ruh hallerini ve güdülerini doğru olarak değerlendirme” şeklinde tanımlamışlardır. Daha kapsamlı olarak ise sosyal zekâ, sosyal yaşam içerisinde kişinin belirlenen amaçlara ulaşma yetisi olarak tanımlanmıştır. Zekâ konusunda çalışan ve geliştirdiği zekâ testleriyle bilinen David Wechsler, “sosyal zekâ, genel zekanın sosyal durumlara uygulanması ve sosyal ortamlarda kullanılmasıdır” diyerek kavramın bağımsız bir yapı olmadığını ileri sürmüştür. Ancak Wechsler’in bu görüşü pek bir destek görmemiştir. Akademik yaşamında harikalar yaratmalarına rağmen ilişkilerini yönetemeyen ya da evliliklerinde duvara toslayan pek çok kişinin durumu, sosyal zekanın genel zekadan ayrı bir yapı olduğunun göstergesi olarak değerlendirilebilir.
Sosyal zekânın kapsamında neler var?
Sosyal zekâ literatürde çok boyutlu bir yapı olarak ele alınmıştır. Diğer insanların içsel durumlarını ve ruh hallerini algılama; insanları okuma; insanlarla ilişki kurmada genel beceri; sosyal kurallar ve yaşam hakkında bilgi; sosyal uyum; empati; duygu ve düşüncelerini açık bir şekilde ifade edebilme; diğer insanları motive etme, etkileme ve ikna etme; sosyal dinamikleri anlama ve yönetme; ilişkiler çıkmaza girdiğinde uygun tutumu sergileme ve etkin dinleme becerisine sahip olma gibi özellikler sosyal zekanın kapsamındadır.
Sosyal zekâsı yüksek insanların özellikleri nelerdir?
Sosyal zekâsı yüksek bireyler, halk arasında “insan sarrafı” olarak anılırlar. İnsanların duygu düşüncelerini okumada ve buna uygun davranmada oldukça başarılıdırlar. Çünkü sosyal zekâsı yüksek olan kişiler, bireyleri beden dillerinden, konuşmalarından, söylediklerinden ve söylemediklerinden yola çıkarak doğru bir şekilde değerlendirme becerisine sahiptirler. Sosyal sinyalleri ve ipuçlarını okuma ve değerlendirme konusundaki bu yetkinlikleri de muhatap oldukları insanları neyin motive ettiğini kolayca tahmin ve tespit edebilmelerine yardımcı olur. Dolayısıyla da insanların ihtiyaç ve beklentilerine duyarlı davranırlar. Örneğin Abraham Lincoln, “insanlarla konuşmaya hazırlanırken, vaktimin üçte ikisini onların ne duymak istediğini düşünerek, üçte birini ise benim ne söylemek istediğimi düşünerek harcarım” der. Sosyal zekâsı yüksek insanlar, dışadönük kişilik özelliğine sahiptirler; enerjik ve coşkuludurlar. Yalnızlıktan pek hoşlanmazlar. Çoğunlukla içinde bulundukları gruplarda, grubun en popüler ve aranan kişisidirler. Uyumlu bir kişilikleri vardır, yeni ortamlara kolayca uyum sağlarlar. Diğer insanlar, sosyal zekâsı yüksek kişilerle zaman geçirmekten keyif alırlar. Genellikle sevilen kişilerdir. Bu durumda sosyal ağlarının oldukça geniş olmasına ve sosyal destek görmelerine yardımcı olur. Sosyal ortamlardaki güç dinamiklerini anlama ve yönetme konusunda oldukça mahirdirler.
Besleyici ve Zehirleyici İlişki Tarzları
Sosyal zekası yüksek bireylerin insanları memnun etme konusunda sanki sihirli bir güçleri var gibidir. Marci Shimoff, Sebepsiz Mutluluk adlı kitabında, Karşılaştığınız her insanın alnında “beni değerli hissettir” yazılı olduğunu düşünün ve ona göre davranın der. Yine Oprah Winfrey, “yirmi beş yıl boyunca insanlarla konuşurken hepimizin ortak bir ihtiyacını fark ettim. Anlaşılmak ve onaylanmak istiyoruz” demiştir. Sanırım insan ilişkilerinin tüm sırrı bir insana kendini özel hissettirebilmektir ve sosyal zekâsı yüksek insanlar bu konuda son derece başarılıdırlar. Çünkü besleyici ilişki tarzına sahiptirler. Yani diğer insanlarla ilişkilerinde açık, samimi, sevecen, paylaşımcı, hoşgörülü ve onların öz-saygılarını artıracak şekilde davranırlar. Konuşmalarıyla ya da beden dilleriyle karşılarındaki bireye saygı duyduklarını ve onları kabullendiklerini hissettirirler. Yargılamaksızın, önyargısız ama meraklı bir biçimde iletişim halinde oldukları kişileri dinlerler. Etkileşime geçtikleri kişiler, sosyal zekâsı yüksek bireylerin yanındayken kendilerini değerli ve önemli hissederler. Karşılarındaki kişiye güven verirler, güvenilirdirler. Yine insanların hata ve kusurlarına karşı hoşgörülüdürler. Empati becerileri ileri düzeyde gelişmiştir. Çoğu zaman da gülümseyen bir yüz ifadesine sahiptirler. İnsanları kırmadan incitmeden ve kendilerine düşman yaratmadan söz söyleme becerisine sahiptirler. Merhum Doğan Cüceloğlu, “mutluluğunun sürmesini istiyorsan, hayatındakilerin de mutlu olmasına özen göster” demiştir. Sosyal zekâsı yüksek besleyici ilişki tarzına sahip kişiler sanki bu sözü ilke edinmiş gibidirler.
Zehirleyici ilişki tarzına sahip insanlar ise kibirli, küçümseyici, eleştirici, aşağılayıcı, bencil ve öz-saygıyı zedeleyici bir ilişki tarzına sahiptirler. Karşı tarafta suçluluk ve utanç duyguları uyandırırlar. İnsanların ne hissettiklerini umursamazlar. Genellikle öfkeli ve kavgacıdırlar. Besleyici ilişki tarzına sahip olanların tam aksine bu kişiler diğer insanların canını nasıl acıtacaklarını iyi bilirler ve yaralarına dokunurlar. Sadi Şirazi, “yanlış üslup doğru sözün celladıdır” der. Kerim Güç de “üslup, bir kalbi kazanmakla kırmak arasındaki ince çizgidir, üslubunuz imzanızdır” der. Zehirleyici ilişki tarzına sahip bireyler haklı olsalar bile üslupları nedeniyle ilişkilerinde kırıcı ve yıkıcı olurlar. Oscar Wilde’a atfedilen “kimi gittiği yeri mutlu eder kimi de terk ettiği yeri” sözündeki gittiği yeri mutlu edenler besleyici ilişki tarzına sahipken, terk ettiği yeri mutlu eden kişiler ise zehirleyici ilişki tarzına sahiptirler diyebiliriz. Zehirleyici ilişki tarzına sahip insanlar, kısa vadede karşı tarafa karşı üstünlük kurarak, muhataplarını korkutup sindirerek avantaj elde ediyorlar gibi görünebilir ancak uzun vadede sosyal desteklerini kaybederek ve sevilmeyerek mutsuz olurlar. Aslında zehirleyici ilişki tarzına sahip insanlar hem kendilerini hem de etkileşim halinde oldukları insanları mutsuz ederler. Bu konuyla ilgili gerçekleştirdiğimiz ve 2012 yılında Rusya’da Avrupa Pozitif Psikoloji Kongresi’nde sunduğumuz bir araştırmada, besleyici ilişki tarzı ile öznel iyi oluş arasında güçlü bir ilişki bulmuştuk. Besleyici ilişki tarzına sahip bireylerin mutluluk düzeyleri, zehirleyici ilişki tarzına sahip olanlardan daha yüksek olarak bulunmuştu.
İlişki tarzlarımız, sosyal zekanın özellikle öğrenilebilen ve geliştirilebilen boyutudur diyebiliriz. Herhangi bir ilişki tarzıyla dünyaya gelmeyiz. Bunları çevreyle etkileşim sonucunda öğreniriz. Bu da fark ederek, isteyerek ve sabırla mücadele ederek zehirleyici ilişki tarzımızı değiştirebileceğimizi ve besleyici bir ilişki tarzı kazanabileceğimizi gösterir. Tabii ki bu ilişki tarzını kazanmak kadar korumak ve sürdürmek de önemlidir. Bu noktada da gündemimize sosyal fitness kavramı girmektedir.
Sosyal Zindelik (Fitness)
Sosyal fitness, 88 yıllık Harvard Yetişkin Gelişimi Araştırması’nın mevcut direktörü Robert Waldinger’in ortaya koyduğu bir kavramdır. Sosyal zindelik, ilişkisel yaşamı aktif bir antrenman gibi yönetmektir. Waldinger, “Buna ‘fitness’ dememizin nedeni, fiziksel fitness ile analoji kurmaktır. Fiziksel fitnessi, bedenimizi korumak için yaptığımız bir egzersiz olarak düşünürüz. Sosyal yaşamımız da yaşayan bir sistemdir ve o da bakıma ihtiyaç duyar” demektedir. İlişkiler başlatırız, kendimizi ilişki ağları içinde buluruz ancak bir çaba harcamazsak bu bağlantılar kendiliğinden canlı ve sağlıklı kalmaz. Bundan dolayı fiziksel kondisyonumuzu korumak için düzenli egzersize ihtiyaç duyduğumuz gibi ilişkisel kondisyonumuzu koruyabilmek için de pratik yapmamız ve emek harcamamız gerekmektedir. Aksi takdirde ilişkiler kendiliğinden büyümez ve derinleşmez; sürekli çaba harcanmazsa kurur gider. Sosyal zindeliğin üç ilkesinden bahsedebiliriz. Öncelikli olarak, kullanılmayan sosyal beceriler hızla körelir. Uzun süreli yalnızlıkların, içe kapanmaların ve soyutlanmaların sosyal becerilerimizi zayıflattığı bilinen bir gerçektir. Kullanılmayan kasların zayıfladığı gibi kullanılmayan sosyal beceriler de hızla zayıflar. Bu zayıflama yalnızca psikolojik olarak değil biyolojik olarak da gerçekleşir. Söz konusu sosyal geri çekilmelerin, oksitosin sistemini duyarsızlaştırdığı veya körelttiği, oksitosin reseptörlerinde azalmaya neden olduğu ifade edilmektedir. Yani beynin kullan ya da kaybet kuralı devreye girmektedir. İkinci olarak, ilişkilerle ilgili tek seferlik büyük bir çaba yeterli değildir. Ayda bir kez spor salonuna gitmek kaslarımızın korunması ve gelişmesi için yeterli olmadığı gibi arada sırada yoğun bir şekilde sosyalleşmek de sosyal kondisyonumuz için yeterli olmayacaktır. Küçük, düzenli ve istikrarlı sosyal antrenmanlara ihtiyacımız vardır. Üçüncü olarak ise, tıpkı farklı kas grupları gibi farklı ilişki türleri de ayrı ayrı çalıştırılmalıdır. Yalnızca bir ilişki alanında aktif olmak spor salonunda sürekli bacakları çalıştırıp, üst bedeni ihmal etmeye benzetilebilir. Örneğin, market görevlisiyle ya da asansörde karşılaştığımız komşumuzla selamlaşmamız mikro iletişim alanı olarak değerlendirilebilir. Bunları küçümsememek gerekir. Eğlence ve hobi odaklı ortak paylaşımlarda bulunabileceğiniz kişilerin olduğu ilişki alanı da önemlidir. Karşılık beklemeksizin iyilik yapmak, yardımseverlik davranışları göstermek de bir başka çalıştırılması gereken ilişki alanı olarak görülebilir. Bir amacın, ideolojinin, topluluğun ya da grubun parçası olarak aidiyet hissini doyurmak da bir başka ilişki alanıdır. Hayatınızda, sizi yeni fikirlerle zorlayan, entelektüel gelişiminize katkı sağlayan ve zihinsel vizyonunuzu genişleten bireylerin olması da üzerinde durulması gereken bir ilişki boyutudur. Son olarak, kriz anlarınızda gecenin bir yarısı arayabileceğiniz size koşulsuz sosyal ve duygusal destek verebilecek; en derin bağlarınızı kurduğunuz kişilerin olduğu alan da geliştirilmesi ve çalıştırılması gereken bir ilişki alanıdır. Spor salonunda farklı kas gruplarını çalıştırmanın gerekliliği gibi, bu farklı ilişki alanlarının da sürekli çalıştırılması ve canlı tutulması sosyal kondisyonumuzu koruma açısından önemlidir. Sosyal zindelikle ilgili en umut verici konu ise, sosyal fitness için hiçbir zaman geç olmadığı gerçeğidir. Hayatın hangi aşamasında olursanız olun sosyal zindeliğinizi artırabilir ve kondisyon kazanabilirsiniz.
Sosyal Zekâ Ruh Sağlığı İlişkisi
Yukarıda bahsedilen araştırmadan farklı olarak sosyal zekanın depresyon, mutluluk ve iş yaşamında yalnızlıkla ilişkisine yönelik ayrı ayrı yaptığımız araştırmalarda da sosyal zekanın mutluluk ve iyi oluşun önemli bir yordayıcısı olduğunu; bireylerin sosyal zeka düzeyleri yükseldikçe depresyon düzeylerinin düştüğü ve sosyal zekanın iş yaşamında yalnızlıkla negatif yönde ilişkili olduğu sonuçlarına ulaşmıştık. Benzeri başka araştırmalar da sosyal zekanın psikolojik iyi oluşta önemli bir değişken olduğunu ortaya koymaktadır. Dolayısıyla sosyal zekâ konusuna daha çok eğilmek ve konu ile ilgili daha fazla araştırmalar yapmak ve müdahale programları geliştirmek gerektiği kanaatindeyim. Sosyal zekayı geliştirmeye yönelik her türlü yatırım olumlu sonuçlar verecektir.
Sosyal Zekâ ve Manipülasyon
Sosyal zekâsı yüksek bireyler diğer insanların ruh hallerini ve onları güdüleyen şeyleri doğru olarak tahmin etme ve yüksek düzeyde ikna becerisine sahip oldukları için bunları olumsuz yönde de kullanabilirler. Yani istedikleri takdirde diğer insanları manipüle edebilirler. Bu durum sosyal zekanın karanlık yönü olarak değerlendirilse de sosyal manipülasyonun sosyal zekanın kapsamında değerlendirilmesini doğru bulmuyorum. Evrimsel psikoloji açısından sosyal zekanın gelişim nedeni bambaşkadır. Sosyal zekâ, bireyin kabilesi içinde işbirliği yapması, uzlaşması, uzun vadeli olarak hayatta kalmayı sağlayacak ortaklıklar kurması için geliştirilmiştir. Manipülatörün yaptığı şey ise sisteme bir parazit gibi sızmaktan ibarettir. Parazit kısa vadede konağını sömürdüğü için avantajlı gibi görünür ama uzun vadede konağını öldürdüğü ya da sistemden atıldığı için kendi sonunu da hazırlar. Dolayısıyla sosyal zekanın ancak etik değerlerle birleştiğinde sağlıklı ilişkilere yol açabileceği göz ardı edilmemelidir. Etik olmadan sosyal zekâ eksiktir. Onu yalnızca çıkar odaklı ilişkiler kurmak için kullanılan bir araç olarak görmek ise sosyal zekanın doğasına uygun düşmeyecektir. Gerçek sosyal zekâ sisteme zarar veren değil tam tersine onu besleyen ve büyüten bir işleve sahip olmalıdır.

























Users Today : 112
This Month : 1726
This Year : 30658
Total Users : 93847
Who's Online : 2