Her geçen gün daha fazla ikna olduğum gerçek, iyileşmeyi ve mutluluğu ilişkilerde aramamız gerektiğidir. Bizi diğer canlılardan farklı kılan özelliklerimizin başında sosyal uyum becerilerimiz gelmektedir. Bizler ilişkiler içinde var olur, kendimizi tanıyabilir ve anlayabiliriz. Yaşadığımız ruh sağlığı sorunlarının büyük kısmı diğer insanlardan kaynaklanır. Aynı şekilde bu sorunların çözümü de başka insanların elinden olur. İlişkilerin neden önemli olduğunu ve beynimizin sosyalleşmek üzere yapılandığını gösteren son derece ilginç araştırma ve deneylerden bahsedeceğim.
Bencillikten Sencilliğe Prososyal Davranışlar
Anti-sosyal ifadesini biliriz. Günlük kullanımda oldukça bilinen bir ifade haline gelmiştir. Anti-sosyal kelimesiyle sosyallik karşıtı davranışları anlatmaya çalışırız. Manipülasyon, saldırganlık, zorbalık, bencillik, empati eksikliği, umursamazlık gibi davranış biçimleri bu kapsamda değerlendirilebilir. Bu tür davranışları hiçbirimiz sevmeyiz, istemediğimiz halde bu davranışlara maruz kaldığımızda ise gergin, tetikte ve kaygılı hissederiz. Ancak daha az bilinen bir davranış türü daha var. Bunları da literatürde “pro-sosyal davranışlar” olarak ifade ediyoruz. Yani sosyallik yanlısı davranışlar. İşbirliği, paylaşma, yardımseverlik, fedakârlık, hoşgörü, merhamet gibi davranışlar da pro-sosyal davranışların kapsamındadır. Sosyallik yanlısı davranışlar sergilediğimizde ya da bu davranışlara maruz kaldığımızda hatta şahit olduğumuzda, beynimiz bizi mutlu eden, teskin eden, rahatlatan kimyasallar salgılayarak bizi ödüllendirmektedir.
Ağrı kesiciler sosyal acıya da iyi gelir mi?
Ayrılık, yalnızlık, reddedilme, terkedilme, yas, dışlanma gibi sosyal acı olarak nitelendirebileceğimiz yaşantılarımız vardır. İnsan ilişkilerinin nörobilimi konusunda çalışmalar yapan Matthew Lieberman, sosyal acı ve fiziksel acının beynimizde ortak bazı sistemleri aktive ettiğini ve beynimizin sosyal acıya da fiziksel acıya benzer şekilde tepki verdiğini ifade etmektedir. Günlük dilde kullandığımız, “kalbim kırıldı”, “canım yanıyor”, “içim acıdı” veya “içim parçalandı” gibi ifadeler yalnızca edebi birer benzetme ya da mecaz değildir. Fiziksel bir yaralanmada (örneğin elimiz yandığında veya bir yere çarptığımızda) aktifleşen beyin bölgeleri sosyal acı yaşadığımızda da devreye girmektedir. Hatta Lieberman, baş ağrısı için aldığımız ağrı kesicinin gönül yarasına da iyi geldiğini ifade etmektedir. Bunun temel nedeni ise evrimsel olarak beynimizin sosyal bağları hayatta kalmak için öncelikli görmesidir. Sosyal bağları tehdit eden durumlar beynimiz tarafından “önemli bir tehlike” olarak algılanmaktadır. Tabii ki buradan, sosyal acı yaşadığınızda ağrı kesiciler alın anlamı çıkmaz. Ancak bu bilgi insan doğasına ilişkin en büyüleyici keşiflerden biridir ve sosyal acının nörobiyolojik olarak ne kadar somut ve gerçek olduğunu göstermesi açısından önemlidir.
Kablosuz Sinirsel Bağlantı: Eşzamanlılık
Sosyal beynin ilginç bir özelliği de eşzamanlılıktır. Senkronizasyon, ahenk ve uyum olarak da adlandırılan bu durum sosyal beynimizin en ilginç özelliklerindendir. Araştırmalar, insan beyninin senkronize olma konusunda olağanüstü bir yeteneğe sahip olduğunu göstermektedir. Eşzamanlılık, insanların etkileşime girdiklerinde yaşadıkları, gizli biyolojik dans ya da nörolojik ritim birliğidir. Eşzamanlılık yaşayan bireyler görünmez bir ritim içinde “aynı frekansta” hareket etmeye başlarlar ve “biz moduna” geçerler. Jest ve mimikleri, ses tonları, konuşma hızları, nefes alışverişleri hatta kalp atışları bile uyumlu hale gelir. Bu durum da sessiz bir coşku yaşamalarına ve birlikte iyi hissetmelerine yardımcı olur. Birlikte ve senkronize hareket ettiğimizde bu eşzamanlılık gerçekleşir. Örneğin, birlikte kürek çekmek, dans etmek, spor yapmak, bir spor karşılaşmasında toplu tezahürat yapmak, şarkı söylemek, konserde müzisyene eşlik etmek ya da yemek yapmak gibi birlikte yapılan pek çok etkinlik eşzamanlılığı artırır. Pek çok dinde ibadetlerin birlikte yapılması ve ortak dua veya ritüellere katılarak aynı anda eşgüdümlü hareket edilmesi de eşzamanlılığı sağlar. Eşzamanlılığın sağlanabilmesi, ortak dikkat ve hedef paylaşımına bağlıdır. Pittspurg Üniversitesi’nden Frank A. Fishburn ve arkadaşlarının, kişilere bireysel olarak yapboz verilmiş ve bunları yapmaları istenmiştir. Ayrı ayrı bu yapbozları tamamlamaya çalıştıklarında bireylerin beyin dalgalarının çok sınırlı düzeyde senkronize olduğu görülmüş. Ancak aynı yapbozu işbirliği içinde birlikte yapmaları istendiğinde ise eşzamanlılık sağlanmış ve beyin dalgaları yüksek düzeyde senkronize olmuştur. Eşzamanlılık ve ahenk yakalandığında birlik duygusu, aidiyet hissi, güçlü bir ortak amaç duygusu oluşur. Bu da sosyal içgüdülerimizi harekete geçirerek işbirliğini, yardımseverliği, güveni, yakınlığı ve empati kurmayı olumlu yönde etkiler. Ayrıca son derece enteresan bir şekilde eş zamanlılığı sağladığımızda beynimiz oksitosin salgılar. Beynimiz sosyalleştiğimiz için bizi oksitosinle ödüllendiriyor gibidir. Oksitosin de iyi hissetmemizi, rahatlamamızı ve kaygı düzeyimizin azalmasını sağlar. Oksitosin salgılanması beynimizin tehditleri ve tehlikeleri bir radar gibi tarayan bölgesi olan amigdalaya, adeta “her şey yolunda” mesajı verir. Güvenli bir ortamdayız, sevdiğimiz, işbirliği yaptığımız insanlarla birlikteyiz endişeye gerek yok demektedir. Bunun haricinde oksitosin salgılanması, stres hormonu olan kortizol salınımını engellemektedir. Bu da bir sohbette, grupta ya da etkinlikte eşzamanlılık yaşadığımızda neden rahatladığımızı ve stresten arındığımızı açıklamaktadır. Bukalemun etkisi adı verilen eşgüdümlü hareketleri ne kadar çok yaparsak eşzamanlılığı sağlamamız o kadar mümkün olabilecektir. Senkronizasyon biz tehdit altında değiliz, rakip değiliz, aynı taraftayız anlamına gelmektedir. Bundan dolayı çiftlerin eşzamanlılığı sağlayacak davranışlar yapması birbirlerine güven duymalarını, yakınlaşmalarını, birlikte iyi hissetmelerini sağlayacak ve aralarındaki çatışmaları azaltacaktır. Yapılan çalışmalar birbirlerine karşı önyargılı olan grup üyelerinin birlikte senkronize yürüdüklerinde bile önyargılarının azaldığını ortaya koymuştur. Aralarında çatışma ya da gerginlik olan grupların senkronize hareket etmelerini sağlamak çatışmaları azaltabilir. Anne-babaların en çok şikâyet ettikleri konulardan biri kardeşlerin birbirleriyle geçimsizliğidir. Farklı etkinliklerle kardeşlerin senkronize hareket etmeleri sağlandığında aralarındaki çatışma da azalacaktır. Öğretmenler dersten önce sınıfla senkronize hareketler yapabilir ve eşzamanlılığı sağlayabilirlerse öğrencilerin öğrenme kapasiteleri artacaktır. Psikoterapi sürecinde, terapist ile danışan arasındaki senkronizasyon, aradaki güven ağını güçlendirerek iyileşme sürecini olumlu etkileyecektir.
Fare Parkı Deneyi: Bağımlılığın Gerçek Sebebi
1970’lerin sonlarında, Bruce Alexander ve Simon Fraser Üniversitesi’ndeki çalışma arkadaşları bağımlılıkla ilgili bir deney yapmaya karar verdiler. Fareler üzerinde gerçekleştirilen bu deneyde iki ayrı kafes tasarlandı. İlk kafes, klasik kafeslerden iki yüz kat daha büyük, her iki cinsiyetten pek çok farenin bir arada yaşadığı, sosyal etkileşim, oyun ve çiftleşme özgürlüğünün olduğu kafesti. Bu kafeste, farelerin saklanabilecekleri kutular, tüneller, talaşlar, tırmanma araçları ve yiyecekler vardı. Bu kafese “fare parkı” adı verildi. Kafese biri morfinli diğeri normal iki su kaynağı konuldu. İkinci kafes ise, dar, uyarıcı olmayan ve farelerin yalnız kaldığı standart tecrit kafesiydi. Bu kafese de fare parkındakine benzer şekilde morfinli ve normal su konuldu. Fare parkındaki mutlu ve sosyal fareler, ara sıra tadına baksalar bile morfinli suyu büyük oranda reddettiler ve aşırı doza yönelmedikleri gibi bağımlı da olmadılar. Daha çok temiz suyu tercih ettiler. Tecrit kafesindeki izole fareler ise, hızla morfinli suya yöneldiler ve farklı koşullarda, fare parkındaki farelerden yaklaşık yirmi kat daha fazla morfinli su tükettiler ve bağımlılık geliştirdiler. Deneyin sonraki aşamalarında, tecrit kafesindeki izole fareler Fare Parkı’na alındılar. Yeni sosyal ortamda bu farelerin çoğu temiz suya yöneldi ve morfinli su kullanımları azaldı. Bu deney çevresel faktörlerin bağımlılık davranışları üzerindeki etkisini anlamamız açısından psikoloji tarihindeki önemli deneylerdendir. Benim üzerinde durmak istediğim konu ise işin sosyal boyutudur. Deneyde de açıkça görülmektedir ki, yalnızlık ve izolasyon strese ve acıya neden olmakta, fare de bu acıyı dindirebilmek ve stresle baş edebilmek için kimyasal bir takım başa çıkma mekanizmalarına yönelmektedir. Benzer durum insanlar için de geçerlidir. Tayfun Uzbay, Hazdan Bağımlılığa adlı kitabında bu durumu, “sevgi eksikliği, sevgiyi yaşamama, anlamama ya da ifade edememe, bağımlılık yapıcı maddelere yönelimi artırır” demektedir. Paul MacLean da madde kullanımının ve bağımlılığın, kişinin pozitif ilişkiler sayesinde salgılanan biyokimyasalların eksikliğini telafi etme çabası olduğunu ifade etmektedir. Nitekim, sosyal eko-sistem sağlandığında insanların da bağımlılık davranışlarından uzaklaştıkları görülmüştür. Bunun en güzel örneklerinden biri Portekiz’in uyuşturucu ile mücadele politikasıdır. Doğrudan Fare Parkı deneyinin uygulanması olmasa da bağ kurma ve sosyal entegrasyonun bağımlılığı azaltabileceği düşüncesiyle gerçekleştirilmiş bir uygulamadır. Artan uyuşturucu bağımlılığı karşısında, Portekiz hükümeti, bağımlıların toplumla yeniden bağ kurmalarını sağlamak üzere istihdam olanakları sağlamış, kendi işlerini kurmak isteyenlere mikro krediler vermiş ve psikolojik destek sağlamıştır. Sonuç olarak, aşırı doz kullanımından kaynaklı ölümlerde büyük düşüş sağlandı. Uyuşturucuyla bağlantılı HIV ve Hepatit vakalarında azalmalar oldu. Yine uyuşturucu alabilmek için işlenen hırsızlık, gasp gibi suçlarda da büyük gerileme kaydedildi. Portekiz, insanları cezalandırarak, tecrit ederek ve utandırarak (yani dar laboratuvar kafesleri yaratarak) bağımlılığın çözülemeyeceğini; çözümün insanlara güvenli, anlamlı, şefkatli ve bağ kurabilecekleri bir sosyal “ekosistem” (insan parkı) sunmak olduğunu dünyaya kanıtlayan en büyük toplumsal deneydir.
Yine Fare Parkı Deneyi’nin insanlardaki karşılığı olarak değerlendirilebilecek bir doğal deney de Vietnam’daki Amerikan askerleri arasında görülmüştür. 1970’lerin başında Vietnam’daki Amerikan askerlerinin durumu, laboratuvardaki o dar, stresli ve izole metal kafeslerden farksızdı. Sürekli ölüm tehdidi altında olmak, bitmeyen stres ve yaşanan travmatik deneyimler, askerler arasında eroin bağımlılığının yaygınlaşmasına yol açmıştı. Askerler yaşadıkları bunalım ve acıyı madde kullanarak teskin etmeye çalışıyorlardı. Bu durum Vietnam’daki Amerikan askerlerinin yaklaşık %20’sinin (her 5 askerden 1’i) eroin bağımlısı olmasına neden olmuştu. Amerikan hükümeti, bu askerlerin takibi için çok sıkı bir çalışma başlattı ve araştırmanın başına ünlü psikiyatrist ve epidemiyolog Dr. Lee Robins’i getirdi. Robins, binlerce askeri eve dönüşlerinden sonraki 1. ve 3. yıllarında takip etti. Elde edilen sonuçlar şaşkınlık vericiydi. Bağımlı askerlerin % 95’i Amerika’ya döndükten sonra hiçbir rehabilitasyon yardımı almadan eroin kullanmayı tamamen bırakmıştı. Peki ne olmuştu da böylesi ilginç bir sonuç elde edilmişti? Askerler ABD’ye geldiklerinde kendi Fare Parklarına dönmüşlerdi. Sevgi dolu ailelerine, eşlerine, eski arkadaşlarına kavuşmuşlar ve kendilerini güvende hissetmişlerdi. Emniyetli sosyal bir ekosisteme kavuşan beyinleri de Vietnam’daki o stres ve acıyla başa çıkmak için kullandığı kimyasala (eroin) ihtiyaç duymamaya başlamıştı.
Oksitosin ve Felç Sonrası İyileşme
Sosyal bağların iyileştirici gücünü ortaya koyan önemli bir deney de Ohio State Üniversitesi’nden Dr. Ekaterina Karelina tarafından yapılmıştır. Deneyde kullanılan fareler sosyal izolasyon grubu ve sosyal grup olmak üzere iki gruba ayrılmış. İzolasyon grubundaki fareler tecrit kafesinde tutulurken, sosyal gruptaki fareler kafesi partnerleriyle paylaşmışlar. Laboratuvar ortamında farelerin beynindeki belirli bir damar geçici olarak tıkanıyor ve kontrollü bir felç yaratılıyor. Böylece beyne giden kan akışı durdurulmuş, ardından da yeniden başlatılarak hasar süreci izlenmiştir. Fareler bu inme öncesinde ve sonrasında iki yaşam koşuluna maruz bırakılıyorlar. Deneyde, farelerdeki beyin hasarının ve ölüm oranının ne kadar olduğu, hareket becerilerinin nasıl etkilendiği, inflamasyon düzeyleri ve oksitosinin buradaki rolü incelenmiştir. Elde edilen sonuçlar; eşleriyle birlikte olan sosyal farelerin daha küçük ve sınırlı beyin hasarı geliştirdiklerini, daha yüksek hayatta kalma oranına sahip olduklarını ve inme sonrasında motor işlevlerini daha hızlı geri kazandıklarını göstermiştir. Sosyal izolasyondaki yalnız farelerde ise, inflamasyonun (iltihaplanma), oksidatif stresin ve nörolojik hasarın daha yüksek olduğu bulunmuştur. Felç sonrası yedinci günde partneriyle yaşayan farelerin %100’ü hayatta kalırken yalnız farelerin sadece %40’ı hayatta kalmıştır. Nörolojik analizler, sosyal farelerin hipotalamusunda doğal endojen (içten kaynaklı) oksitosin üretiminin zirve yaptığını göstermiştir. Söz konusu bu oksitosinin de iltihabı ve hücre ölümünü engellediği görülmüştür. Bundan emin olmak için, sosyal izolasyondaki farelere dışarıdan yapay oksitosin verildiğinde, bu farelerin tıpkı sosyal fareler gibi inmeden çok az hasarla kurtuldukları gözlemlenmiştir. Tam tersine sosyal farelere oksitosin bloke edici maddeler verildiğinde de koruyucu etkiler kaybolmuş ve bu fareler aynen yalnız fareler gibi ağır beyin hasarı almışlar ve iyileşmeleri gecikmiştir. Sonuç olarak, sosyal etkileşim sırasında salgılanan oksitosin hormonunun bu biyolojik korumada merkezi rol oynadığını ortaya koymuştur. Deneydeki ilginç bulgulardan biri de fiziksel temasın önemini ortaya koymasıdır. Sosyal fareler, birbirlerini görebilecekleri, koklayabilecekleri ve işitebilecekleri ancak fiziksel temas kuramayacakları, tel örgüyle bölünmüş kafeslere konuldular. Bu durumda da koruyucu etkinin kaybolduğu anlaşılmıştır. Yani farelerin partnerlerini yalnızca görmeleri, koklamaları ve işitmeleri yeterli olmamıştır. Sosyal nörokorumanın sağlanabilmesi için fiziksel temasın zorunlu olduğu anlaşılmıştır. Sözün kısası, yalnızlık bizi, çıplak, savunmasız ve kırılgan hale getirmektedir. Sosyal ilişkiler ise koruyucu bir kalkan görevi görmektedir. Dr. Karelina’nın bu çalışması, sosyal bağların iyileştirici gücünü ve yalnızlığın neden toksik olduğunu ortaya koyarak sosyal nörobilim ve psikoneuroimmünoloji alanlarına önemli katkılar sağlamıştır.
Zenginleştirilmiş ve Fakirleştirilmiş Ortam Deneyleri
Kaliforniya Üniversitesi’nden Marian Diamond ve Mark Rosenzweig’in öncülük ettiği deneyler de sosyal bağların gücünü göstermesi açısından önemlidir. Bu deneyler bir önceki bahsettiğimiz deneyden farklı olarak sağlıklı fareler üzerinde gerçekleştirilmiştir. Özdeş (ikiz/kardeş) fareler zenginleştirilmiş ortam, standart ortam ve yoksullaştırılmış ortam olmak üzere üç farklı kafese alınmışlardır. Zenginleştirilmiş ortamdaki kafesin içine farelerin zihinsel ve fiziksel becerilerini zorlayacak tekerlekler, tüneller, merdivenler, oyuncaklar, labirentler ve yiyecekler yerleştirilmiştir. Ayrıca bu kafese 10-12 kadar fare konulmuştur. Standart ortamdaki kafese ise sadece su ve yiyecek konulmuş başka herhangi bir uyarıcı yerleştirilmemiştir. Bu kafese 3 fare konulmuştur. Yoksullaştırılmış ortamdaki tecrit kafesine ise tek bir fare konulmuş ve hiçbir uyarıcı nesne konulmamıştır. Fareler bu ortamlarda 4-16 hafta arasında değişen sürelerde yaşadıktan sonra, beyin yapıları mikroskobik ve anatomik düzeyde incelenmiştir. Elde edilen sonuçlar son derece çarpıcıdır. Zenginleştirilmiş ortamda yaşayan farelerin serebral korteksleri (beyin kabuğu) daha kalın ve beyinleri daha büyük bulunmuştu. Yine nöronların dendritik dallanmaları artmış ve sinaptik bağlantıları daha fazlaydı. Glia adı verilen destek hücreleri de diğer iki ortama göre daha fazlaydı. Bunların dışında zenginleştirilmiş ortamda bulunan farelerin öğrenme ve problem çözme performansları da daha yüksekti. Elbette bu deneylerde yalnızca sosyal ortamın zenginleştirilmesi incelenmemiştir. Zenginleştirilmiş ortamda sosyal ilişkilerle birlikte, başka uyarıcıların da etkisine bakılmıştır. Bu durum sosyal ilişkilerin ve zihinsel uyarıcıların ayrı ayrı beyin nöroplastisitesine ne derece katkı yaptıklarını gösteremez. Ancak yine de sosyal ilişkilerin de elde edilen sonuçlarda bir katkısı olduğunu söyleyebiliriz.
Sevginin Nörobiyolojik Gücü
Sosyal bağların nörobiyolojik gücünü gösteren bir başka deneyden daha bahsetmek istiyorum. Virginia Üniversitesi’den James Coan ve arkadaşlarının yürüttüğü bu çalışma “El Tutma Deneyi” olarak adlandırılmaktadır. Bu deney, insan ilişkilerinin ve sosyal desteğin sadece psikolojik ya da soyut bir teselli olmadığını; beynimizin tehdit ve stres mekanizmasını fiziksel olarak değiştiren biyolojik bir tampon olduğunu kanıtlamıştır. Deney için mutlu evlilikleri olan 16 kadın seçilmiştir. Kadınlar tek tek fMRI (beyin görüntüleme) cihazına alındı. Ayak bileklerine bir elektrot bağlandı ve hafif ama can acıtıcı bir elektrik şoku verileceği söylendi. Böylece tehdit beklentisi ve stres yaratıldı. Bu tehdit ve stres durumu, üç koşul altında incelendi. İlk koşulda kadın fMRI cihazında yalnızdı ve kimsenin elini tutmuyordu. İkinci koşulda kadın, perde arkasında duran ve hiç tanımadığı yabancı bir erkeğin elini tutuyordu. Üçüncü koşulda ise, kadın çok sevdiği ve mutlu bir evlilik sürdürdüğü eşinin elini tutuyordu. Her üç koşulda da beyin aktiviteleri ölçüldü. İlk koşulda, kadın yalnızken beynin tehdit, korku ve stres yönetim merkezleri adeta kırmızı alarm verdi. Bu bölgeler yoğun bir şekilde aktive oldu. Yabancı birisinin elini tuttuğu ikinci koşulda ise aktivasyonda belirgin bir düşüş gözlemlendi. Üçüncü koşulda kadın, sevdiği eşinin elini tuttuğunda ise beyinde adeta nöral bir sessizlik yaşandı ve stres, tehdit ve korku ile ilgili bölgelerde neredeyse hiç aktivasyon olmadı. Deneyde evlilik doyumları ölçeklerle ölçülen kadınların, evlilik tatmin düzeyleri ne kadar yüksekse beyinlerindeki stres sönümlenmesi de o kadar yüksek düzeyde oluyordu. Bu etkinin muhtemel biyolojik mekanizmalarından biri oksitosin olabilir. Literatürde oksitosinin, kortizol salınımını engellediği ve beynin stres ağını bloke ettiği bilinen bir gerçektir. Aslında besleyici, sağlıklı, derin doyurucu ilişkiler kurmak beynimizin ve bedenimizin oksitosin jeneratörü gibi; zehirleyici ve öz-saygıyı zedeleyici ilişkiler kurmak ise kortizol (stres hormonu) jeneratörü gibi çalışmasına neden olmaktadır.
Tüm bu araştırma ve deney sonuçlarından yola çıkarak şunu söyleyebiliriz ki, ruhsal ve fiziksel esenlik için nitelikli ilişkilere, “insan parklarına” ihtiyacımız var. Bunun için de gün içinde daha çok sarılmak, sevdiklerimizle göz teması kurmak, eşzamanlılığı (senkronizasyon) sağlayacak ortak dikkat ve hedef paylaşımı içeren etkinliklere katılmak, derin bağlar kurmak ve karşılıksız-rastgele iyilik davranışları göstermek adeta oksitosin musluklarımızı sonuna kadar açacaktır. Sözlerimi Zeynep Cihangir Kaya’nın sözleriyle bitirelim. “Kalbinizi ısıtın. Kalbiniz ne kadar sıcak olursa zorluklarla o kadar rahat baş edebilirsiniz. Kalbini ısıtacak ve size iyi gelecek ne varsa gün içinde onları deneyimleyin.”






















Users Today : 142
This Month : 2546
This Year : 27117
Total Users : 90306
Who's Online : 4
Harika bir bilgilendirme oldu hocam kaleminize yüreginize bilgilerinize ve deneyimlerinize sağlık bir kitap okuyorum Robin Sharma’ya ait Sabah beş kulübü kitabının ismi orada şöyle bir şey diyor insan ürettiğinde birilerine faydası dokunduğunda toplumun bir emekçisi olduğunda kendisine daha iyi gelir kendisini daha iyi hisseder sanırım siz bu insanlardan birisiniz iyi ki sizi tanımışız çok teşekkür ederiz devamını bekleriz
Sağolasın Leyla 😉
Bunu okuduğumda sevgimin, paylaşımlarımın / paylaşımlarımızın biyokimyasal dokunuşlarını bilmek bende kendisini ve çevresini fark eden kişi olarak sanki bu güzellikleri bir kere daha yaşayan biri olmayı nasip ediyor. Bu yazının öyle bir katkısı var, emeğiniz için teşekkür ederim hocam.
Didem siz biliyorsunuz bunları zaten 😉
Hocam emeğinize sağlık emek verdiğiniz her şey kaleminizde hayat buluyor keyifle okuyorum.
Hocam yüreğinize sağlık, sağ olun var olun.
Teşekkür ederim.
Merhaba Hocam,
Burdaki pek çok makaleyi okuyup bunca zaman sessiz kaldığım için üzgünüm ama bu makaleyi okuduktan sonra sessiz kalamadım. 🌸
Zira bu yazıyı okumadan önce ve okuduktan sonra aynı kişi kalmak pek mümkün değil; metin gerçekten insanın hem aklına hem kabine dokunuyor.
Ayrıca şunu da özellikle belirtmek isterim ki, yazı bana sanki uzun süre bu alanda eğitim almışım, birçok kitap okumuşum gibi bir donanım kazandırdı. Konuya hâkimiyetiniz ve anlatımınız sayesinde oldukça öğretici ve geliştirici bir okuma oldu.
Emeğiniz için teşekkür ederim, gerçekten çok faydalı bir çalışma olmuş.
Güzel insanlarla senkronize olmuş bir hayat dileklerimle.. 🙏
Teşekkür ederim Rukiye. Anlaşılır olup olmadığını görmek için yorumlarınızı istiyorum.
Bilimsel araştırmaların günlük hayatla bu kadar güzel bağdaştırılması yazıyı daha da etkileyici yapmış.Kalbe dokunan, farkındalık oluşturan çok değerli bir yazı olmuş. Emeğinize sağlık.
Sağolasın Rana 🙂