Ne zaman güçlü birisini görsem bilmek istiyorum. Hikayende hangi karanlığı fethettin? Dağlar deprem olmadan yükselmez. Katherine MacKenett
Rus yazar Dostoyevski 28 yaşındayken idam cezasına çarptırılır ve kurşuna dizilmek üzere meydana götürülür. Gözleri bağlanır. Sıranın kendisine gelmesini beklerken affedildiğini ve Sibirya’ya sürgüne gönderileceğini öğrenir. İdamdan kurtulduktan sonra kardeşi Mihail’e bir mektup yazar ve yaşadıklarını anlatır. Dostoyevski’nin o anki ruh hali daha sonradan notlarına ve eserlerine de yansır. Ölümün eşiğine gelmiş olmak, onun yaşama bağlılığını artırmış ve hayatın bir armağan olduğunu düşünmesine vesile olmuştur. Ünlü yazar yaşadığı bu sarsıcı deneyimden sonra adeta yeniden doğmuştur.
İki kez meme kanseri tanısı alan ve savaşıp bunları yenen ünlü sanatçı Luz Casal kendisiyle yapılan röportajda duygu ve düşüncelerini şu şekilde ifade etmektedir: “Yaşadıklarımdan sonra, daha güçlü ama çok daha hassas birisi oldum. Başkalarının acılarına, insan olmanın kırılganlığına, hayatın bizi karşılaştırdığı zorluklara ve endişelere karşı daha duyarlı hale geldim. Artık küçük şeyleri kendime dert etmiyorum. Hayatı olduğu gibi kabul ediyorum. Sadece yaşamın tadına varmaya çalışıyorum. Önceliğim yaşamak. Zevklerimle ve amaçlarımla alakası olmayan hiçbir şeyle ya da meseleyle vakit harcamıyorum. Diğer bir önceliğim de sevdiğim insanlara onları ne kadar çok sevdiğimi göstermek ve bunu ispat etmek. Duygularımı, özellikle de sevgimi göstermekten çekinmiyorum.”
Uşak’ta diş hekimliği yapan ve maalesef iki yıl süreyle mücadele ettiği lenf kanseri nedeniyle hayatını kaybeden Tolga Aydın, ölmeden önce duygu ve düşüncelerini sosyal medya hesabında paylaşmış. Milliyet Gazetesi de 2014 yılında bu paylaşıma yer vermiş. “Kansere hiç yakalanmamak daha büyük bir şans olmaz mıydı? Benim yapmaya çalıştığım şey bu olumsuzluktan bir başarı öyküsü çıkarabilmekti. Hastalık sayesinde küçük şeylerin kıymetini daha iyi anladım. Önceleri beni ıslatan yağmur, hastalıktan sonra hiç ıslatmadı. Kanserden önce her gün gördüğüm güneş meğerse dev bir nükleer reaktör değilmiş; doğuşu ve batışı farklı bir şeymiş. Kuyruk sallayan köpek, mırıldayan kedi, penceremin kenarında ekmek bekleyen güvercin ne destansı olaylarmış. Hayat damla damla biriken koca bir mutluluk deniziymiş. Hazır bir mutluluk aramak ne büyük gafletmiş. Mükellef sofraların, marka giysilerin, pahalı arabaların, şatafatın mutluluk olmadığını ve mutluluğun sadece sevgiden geçtiğini öğrendim. İnsanların bir hedefi olması gerektiğini, o hedefler için savaşılmasını, cesur olmayı, direnmeyi, boyun bükmemeyi, ben onunla dans ederken öğrendim. Almanın değil vermenin insanı daha mutlu ettiğini, sorumluluğu, yardım severliği bana o aşıladı. Hadi aç gözlerini, aç yüreğini. Güneşi bizim gözümüzle göremeyen o kadar çok insan var ki.”
Bu üç vakada da gördüğümüz ortak bir şey var. Yaşanan travmatik süreçlerin ardından ortaya çıkan psikolojik dönüşüm. Friedrich Nietzsche’nin meşhur sözünü bilirsiniz. “Beni öldürmeyen şeyler güçlendirir.” Bu üç olay bu sözün gerçek yaşamdaki karşılığı gibi görünüyor.
Ama bu gerçekten hep böyle midir?
İnsanlar nasıl tepki veriyorlar acıya, hastalıklara, işten atılmalara, kayıplara…
Travmatik olaylar karşısında ne yapıyorlar?
Herkes aynı şekilde mi tepki veriyor travmatik olaylara?
Bizleri öldürmeyen acılar, maalesef ki her zaman güçlendirmiyor. Acının ya da travmatik olayın büyüklüğü, kişinin psikolojik sağlamlık düzeyi, metaneti, kırılganlık düzeyi ve daha pek çok etken bizim acı karşısında nasıl tepki vereceğimizin belirleyicisi oluyor. Maalesef çoğu zamanda acıya karşı yenik düşüyor ve travma sonrası stres bozukluğu adını verdiğimiz ruh sağlığı sorununu yaşıyoruz. Ancak bazen de acının dönüştürücü gücünden faydalanarak, travmadan daha güçlü bir şekilde çıkabiliyoruz. Hüsnü Arkan, Küçüğüm şarkısında “Her aşk kendini yaşar, çaldığın kapı kapanır sonunda / İçinde bir sen bulursun, büyümüş anlamış yorgun” der. Biz de yaşanan sıkıntılardan sonra tıpkı bu şekilde yorgun ama büyümüş ve güçlenmiş olarak çıkabiliyoruz. Bu duruma pozitif psikoloji literatüründe “travma sonrası gelişim” adını veriyoruz. Travma sonrası gelişim, yaşanan acı deneyimlerle mücadele sonucunda ortaya çıkan olumlu bilişsel, duygusal ya da davranışsal değişimler olarak tanımlanmaktadır. Kimi insanlar, travmatik olayın akabinde hayatın bazı alanlarında daha iyi işlevsellik gösterebilmekte ve travma öncesi döneme göre daha iyi duruma gelebilmektedir. Yukarıdaki örneklerde de bu durumu açık bir şekilde görebilmekteyiz.
Burada önemli bir hususu da belirtmek gerekir. Travma sonrası gelişim, travmanın iyi bir şey olduğu anlamına gelmez. Travmanın yaşattığı acılar ve yaralar gün gibi ortada durmaktadır. Bahse konu olan değişim ve dönüşüm ise yaşanan travmanın acısının ve ağırlığının içinden filizlenen bir sürgün olarak görülebilir.
Bu yazıyı yazmaya başlamadan önce “Kaptan Benim” adlı bir film izledim. Filmde, Senegal’den İtalya’ya gitmeye ve kendilerine güzel bir yaşam kurmaya çalışan iki kuzenin hikayesi anlatılıyordu. Yolda başlarına gelenler o kadar üzücü ve acı vericiydi ki ister istemez dünyanın ne kadar acılarla dolu bir yer olduğu düşüncesi zihnime üşüşüverdi. Evet yaşamda iyilik, mutluluk, sevgi, sevinç, huzur ve daha pek çok güzel şey var. Hatta Daniel Haybron’un deyimiyle, işler yolunda gitmediğinde, hayat çok zor olduğunda bile yaşıyor olmak harika bir şeydir. Yeni bir güne uyanmak başlı başına paha biçilemezdir. Ancak hayatta bunlar kadar kötülük, ıstırap, acı ve keder de bulunmaktadır. Öncelikli olarak bu gerçeği kabul etmemiz gerekir. İlkesel olarak kabul etmemiz gereken başka şeyler de var. Her acıya dayanamayız; her zaman sevilemeyiz; her zaman başarılı olamayız; her şeyi bilemeyiz ve hayat her zaman istediğimiz gibi gitmez. Bu gerçekleri kabul etmediğimizde yaşayacağımız acı katlanır ve daha çok üzülürüz. Bazen bize düşen, yaşanan acıyı kabullenmek ve daha önceden sahip olduğumuzdan daha kötü bile olsa yeni gerçekliği kabul ederek ona uyum sağlamaktır. Bir sorunu hiçbir şekilde çözemiyorsanız, o artık çözülmesi gereken bir problem değil, kabul edilmesi gereken bir sorundur. Abdülkerim Bahadır, koşulların değişmediği yerde, insanın kendini değiştirme sorumluluğu vardır demektedir. Nedir bu sorumluluk? Acıdan kaçınmak mümkün olmadığında elimizde yalnızca bir şey kalmaktadır. Acıya karşı nasıl bir tutum sergileyeceğimiz.
Acı, keder ve sıkıntı kaçınılmaz olduğunda onu gelişim için fırsata dönüştürmek ya da bize kattığı bazı şeyleri görebilmek yaşanan acıyı bir nebze de olsa azaltacaktır. Viktor Frankl, yaşanan acıya anlam verdiğinizde acı acı olmaktan çıkar demektedir. Bu bazılarınıza çok fazla iyimser bir bakış açısı ya da kendini kandırma olarak gelebilir. Ancak ortada bir gerçek vardır ki, bazen acılar bizi gerçekten güçlendirir. Anonim olarak anlatılan bir anekdot vardır. Adamın biri devasa bir kayayı hareket ettirmekle görevlendirilir. Adam çabalar ve bütün gücüyle kayayı iter. Ancak bir milim bile kımıldatamaz. Günler haftalara, haftalar aylara dönüşür ve hala bir ilerleme yoktur. Adam hayal kırıklığı içinde, bu imkânsız ben bunu neden yapıyorum diye haykırır. Ama sonra bir şey fark eder. Kolları daha güçlüdür. Bacakları daha sağlam ve kuvvetlidir. Kararlılığı sarsılmazdır. Kaya hareket etmemiştir ama o hareket etmiştir. Kimi zaman hayat istediğimiz sonuçları vermez ama ihtiyacımız olan gücü inşa etmemize yardımcı olur. Travma sonrası gelişimde de olan tam olarak budur. Nitekim psikiyatr Erol Göka da bu durumu “her zaman, başımıza gelen, maruz kaldığımız ve kendimizi içinde bulduğumuz dertlerle büyüyoruz. Dayanma gücümüz ve sabrımız arttığında, metanetimiz, kabullenmemiz, hoşgörümüz, yaşama ve insanlara olan sevgimiz de artıyor, daha bir insanlaşıyoruz ve biz insanlaştıkça hayat da güzelleşiyor” demektedir. Yine psikiyatr Bayram Karasu da bir hastalıkla savaşmak, hastalanan kişiye daha önceden hiç tanımadığı bir güç verir ve bu durum onu öyle kökten değiştirir ki, onu tanıyan sevdikleri kişiler kendi kendilerine “Bu benim tanıdığım kişi mi?” diye soracak kadar şaşırırlar demektedir. Psikolog Acar Baltaş da durumun bizi nasıl güçlendirdiği kısmına odaklanarak, virüse maruz kaldığımızda vücudumuz nasıl antikor üretiyorsa; yaşam yolculuğunda karşılaşılan sıkıntı ve olumsuzluklar da bir nevi antikor geliştirmemize ve daha dayanıklı olmamıza yardımcı olabiliyor demektedir.
Konu ile ilgili yapılan çalışmalar, olumsuz deneyimler yaşayan insanların hayatlarında beş temel alanda değişim ve gelişimler yaşayabildiklerini ortaya koymuştur.
Kendilik Algısı
Bunlardan ilki, bireyin kendilik algısında meydana gelen değişikliklerdir. Başarıyla atlatılan bir travma sonrasında olumlu anlamda dönüşüm yaşayan kişiler, kendilerini daha güçlenmiş, daha canlı, alçakgönüllü, insancıl, kendine güvenen, sakin, soğukkanlı, daha hassas, merhametli hatta özel biri olarak hissedebilmektedirler. Beraber çalışmaya başladığımız bir meslektaşımız hakkında, onu daha önceden tanıyan arkadaşlarımız geçimsizliği ve huysuzluğu ile ilgili olumsuz bazı şeyler söylemişlerdi. Gel zaman git zaman bu meslektaşımızla yakınlaştık ve bu durumu uygun bir üslupla ona söyledim. “Doğru” dedi ve ekledi. “İki kalp ameliyatı geçirdim. Ondan sonra değiştim.”
Kişilerarası İlişkiler
Kişilerarası ilişkiler alanı da olumlu anlamda değişim ve dönüşüm yaşanan bir başka alan olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu alanda değişim ve dönüşüm yaşayan kişiler, diğer insanların ihtiyaçlarına ve sorunlarına karşı daha duyarlı olduklarını, daha empatik olduklarını ve daha iyiliksever olduklarını belirtmektedirler. Bunların dışında yakınlarındaki insanlara daha çok değer vermeye başladıklarını, onların kıymetlerinin farkına vardıklarını ve kendilerini seven bu insanları incitmekten imtina ettiklerini ifade etmektedirler. Genel anlamda ise dostluk ve arkadaşlık gibi değerlerin öneminin farkına vardıklarını söylemektedirler.
Hayatın Anlamı ve Değeri
Değişimin yaşandığı üçüncü konu ise, hayatın anlamı ve değeri noktasındadır. Yaşanan sarsıcı deneyimlerden sonra kişinin hayata bakışında ve yaşam felsefesinde de önemli değişiklikler olabilmektedir. Kişinin öncelikleri farklılaşıp, bedensel görünüş ve maddiyat gibi konuların önem sırası değişebilmektedir. Hayattan daha fazla keyif alma, yaşamı bir armağan olarak görme ve yaşamın geri kalanını anlamlı kılmaya yönelik girişimlerde bulunma söz konusu olabilmektedir. Yaşanan farkındalık, hayatı kimlerle ve nasıl geçireceği konusunda da kararlar vermesine yardımcı olabilmektedir. Sanatçı Uraz Kaygılaroğlu’nun, geçirdikleri bir trafik kazası sonucunda “Çok zor birkaç gün geçirdik, o kadar korktum ve üzüldüm ki, günlük hayatımda üzüldüğüm, takıldığım, canımı sıkan ve korktuğum şeyler anlamsızlaştı” diyerek önceliklerinin nasıl değiştiğinin çarpıcı bir şekilde ifade etmiştir. Yine travmatik deneyim, gündelik yaşamda mevcut olan ancak daha önceden farkında olmadığımız küçük şeylerin değerinin daha net anlaşılmasını ve şükran duygusunun yeşermesini sağlayabilir. Bu yerine göre bir gün doğumuna şahit olmak, aileyle geçirilen bir vakit ya da dinlenen bir şarkı bile olabilir.
Yeni İmkanlar ve Yollar
Travma sonrası gelişimin gerçekleşebileceği dördüncü bir alan da yeni seçenekler ve yollar olabilir. Yaşanan olumsuz deneyimler demiryollarındaki makas işlevi görebilir. Mevcut gidişatı sekteye uğratarak bireyi yeni seçenekleri değerlendirmeye yeni yolları denemeye zorlayabilir. Kişi daha önce hiç düşünmediği yeni hedefler ya da ilgi alanları keşfedebilir. Yani travma kişiyi otomatik pilotta giden yolculuğundan uyandırır. İkinci bir şans yakaladığını düşünen kişi daha önceden aklının ucundan bile geçmeyen alanlara yönelebilir ya da hep ertelediği hayalindeki hayatı inşa etmeye başlayabilir.
Maneviyat
Son travma sonrası gelişim alanı ise manevi alandır. Yaşanan olumsuz deneyimlerden sonra bazı kişiler Tanrı ile daha çok yakınlaştıklarını, dini ve manevi konulara daha çok ilgi duyduklarını ifade etmektedirler. Bu durum yaşanan travmayla başa çıkma konusunda da bireyleri daha güçlü kılmakta ve yaşananları kabullenme noktasında da yardımcı olabilmektedir. Tabii ki bazı insanlarda bunun tam tersi de olabilmekte ve bir tepki olarak maneviyattan tamamen uzaklaşabilmektedirler.
Bir gazeteye bu konuda yazdığım bir köşe yazısının altına bir okuyucu “Hocam, tüm bu olumlu değişimlerin olması için, illaki travmatik bir olay mı yaşamamız gerekiyor. Böylesi bir acı yaşamadan değişsek daha iyi olmaz mı?” mealinde bir yorum yazmıştı. Çok haklı bir soruydu çünkü gerçekten başımıza bir şeyler gelmeden değişmiyoruz dönüşmüyoruz. Hayat hep böyle gidecek zannediyoruz. Umarım bu yazı, birilerinin böylesine büyük acılar yaşamadan durup düşünmelerine ve bir değişim yaşamalarına vesile olur. Halen büyük sıkıntılar içinde olan kişiler için de alternatif bir bakış açısı sağlar ümidindeyim. Konuyla ilgili Mebrure Doğan’ın Acıdan Erdeme Yolculuk kitabını da öneririm.
Sözlerimi Elisabeth Kubler Ross’un güzel ifadeleriyle bitirelim.“Tanıdığım en güzel insanlar; yenilgiyi, acıyı, mücadeleyi ve kaybı yaşamış olan ve diplerden çıkış yolunu kendileri bulmuş olan insanlardır. Bu kişiler yaşama karşı geliştirdikleri kendine has takdir, direniş, duyarlılık ve anlayışla; şefkat, nezaket, bilgelik ve derin sevgiden kaynaklanan bir ilgi ve sorumlulukla doludurlar. Güzel insanlar öylece ortaya çıkmazlar; onlar oluşurlar.”























Users Today : 133
This Month : 3263
This Year : 27834
Total Users : 91023
Who's Online : 3