Bağlantı ve işbirliği kurmak için donatılmış bir beyne sahibiz. Dolayısıyla ilişkiler bizim doğal habitatımızdır. Yakın ilişkiler kurmak ve sosyal bağlar geliştirmek doğamıza uygun davranmak anlamına gelir. Ne kadar tabiatımıza uygun davranırsak da o kadar mutlu, uyumlu ve huzurlu olmamız olasıdır. İnsan türü olarak konuşma yeteneğine sahip olmamız, beynimizin bağlantı kurmak için donatıldığının en belirgin ve güçlü kanıtı olarak değerlendirilebilir. Bağlanma, varlığımızı sürdürebilmemiz açısından hayati bir öneme sahiptir. Sanki her şey insan yavrusunun bağlanma ihtiyacının karşılanması için planlanmış gibi görünmektedir. Bebeğini emzirirken, kucağına alırken, ona dokunurken annede oksitosin salınımı olur. Aynı şekilde bebekte de bu hormon salgılanır. Bu da anne ve bebeğin birbirine güçlü bir şekilde bağlanmasına yardımcı olur. Hatta tüm memeli yavrularının şirinliği de bu çerçevede değerlendirilebilir. İnsan dahil tüm memelilerin yavruları çok sevimlidir. Bu sevimlilikle adeta sevilmeyi ve terk edilmemeyi garanti altına alıyor gibidirler. İlişkilerin nörobiyolojisi üzerine çalışan bilim insanları, aşkın süresinin yaklaşık iki yıl olduğunu belirtmektedirler. Bu süre zarfında çiftler arasındaki bağlılık o derece güçlüdür ki gözleri başka kimseyi görmez ve birbirini terk etmeyi akıllarından bile geçirmezler. Bu da sanki bebeğin en azından çok kritik olan ilk iki yılını ebeveynleriyle geçirmesi için ayarlanmış gibi görünmektedir. Tersi bir durum olsaydı, anne ya da baba ilişkiyi hemen sonlandırabilir ve bu da bebek için risk oluştururdu.
Romanya Yetimhaneleri
Bebeklerin bağlanma ihtiyacı o denli güçlüdür ki bunu sağlayamadıklarında fiziksel ve ruhsal anlamda dehşetli yıkımlar yaşayabilmektedirler. Yakın dönemde Romanya yetimhanelerinde yaşananlar bunun en çarpıcı ve üzücü örneklerindendir. Komünist rejim döneminde Romanya’da insanlardan çok çocuk yapmaları istenmiş. Bununla ilgili teşvik ve cezalar uygulamaya konulmuştur. Çocuk sahibi olanlar ödüllendirilmiş, çocuk sahibi olmayanlar ise cezalandırılmış hatta “çocuksuzluk vergisi” getirilmiştir. Ancak 1989’da Çavuşesku rejiminin çökmesinin ardından, ciddi ekonomik sıkıntılar başlamış ve insanlar çocuklarına bakamamıştır. Dolayısıyla da bu çocuklar yetimhanelere bırakılmıştır. Yetimhanelerdeki personel yetersizliği ve başka pek çok nedenden dolayı, çocukların yalnızca fiziksel ihtiyaçları karşılanmış ancak ilgi, sevgi, dokunma, konuşma gibi psikolojik ihtiyaçları karşılanamamıştır. Erken dönemde yaşanan bu bağlanma eksikliği ve psikososyal yoksunluk, çocukların fiziksel ve ruhsal gelişimlerini sekteye uğratmıştır. Yetimhanelerdeki on binlerce çocuk nörogelişimsel sorunlar yaşamış, beyin gelişimleri bu durumdan olumsuz etkilenmiş ve psikolojik sorunlar yaşamışlardır.
Tepkisel Bağlanma Bozukluğu
Erken dönemde bağlanma ihtiyacı karşılanamamış çocuklarda oluşan ruh sağlığı sorununun bir adı vardır: Tepkisel Bağlanma Bozukluğu. Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı’nda (DSM-V) bu bozukluk, bebeklik veya erken çocukluk döneminde birincil bakım verenin ilgisizliği, tutarsızlığı veya duygusal-fiziksel ihmali sonucu ortaya çıkan ciddi bir psikolojik rahatsızlık olarak ele alınmaktadır. Bu bozukluğa sahip çocuklar, içe kapanık, ürkek, utangaç, korkulu, ilgisiz ve kayıtsızdırlar. Sosyalleşme konusunda ciddi sorunlara sahiptirler. Yetişkinlerle ya da yaşıtlarıyla ya çok yüzeysel ilişkiler kurarlar ya da hiç ilişki kurmazlar. Bakım veren kişinin değişmesi karşısında kayıtsız davranırlar. Odaklanamama, aşırı hareketlilik, saldırganlık, göz kontağı kuramama, konuşma ve kendini ifadede güçlük, duygusal dengesizlik ve kendine zarar verici davranışlar sergileyebilirler. Olumlu duyguları nadiren yaşarlar ve çoğunlukla belli etmezler. Yetişkinlerle olan iletişimlerinde, ortada korkutucu bir durum yokken bile açıklanamayan bir biçimde aniden irkilme, üzülme, sebepsiz yere korkma ya da sinirlenme davranışları gösterirler. Bu çocuklarda herhangi bir zekâ geriliği olmamasına rağmen, bilişsel gelişimlerinin ve zihinsel işlevselliklerinin akranlarının oldukça gerisinde kaldığı gözlenmiştir. Peki bu kadar ağır sonuçların yaşanmasının nedenleri nelerdir? Son derece sağlıklı bir şekilde dünyaya gelen bu çocuklar ne yaşıyorlar da o küçücük yaşlarında böylesine ağır bir bozukluk tanısı almaktadırlar? Tepkisel bağlanma bozukluğunun arka planında, bebeklikte anneyle ya da bakımverenle olması gereken bağlanmanın gerçekleştirilememiş olması yatmaktadır. Söz konusu bağlanmanın gerçekleşebilmesi için annenin çocuğu fiziksel ihtiyaçlarını (beslenme, uyku, dokunma vb.) karşıladığı gibi, yatıştırma, teselli etme, konuşma, sevgi, ilgi gibi psikolojik ihtiyaçlarını da karşılaması gerekmektedir. Bu gereksinimlerin karşılanması bebeğin çevresine karşı güven duygusu oluşturmasına yardımcı olmaktadır. Aksi takdirde, bağlanma gerçekleştirilemediğinde, çocuklarda çevrelerine karşı güven oluşmamaktadır. Annenin alkol ya da madde bağımlılığı, hamilelik ya da sonrasında depresyon geçirmesi, çok genç yaşta anne olması ve yetersiz ebeveynlik sergilemesi, bebeğin istenmeyen gebelik sonucu dünyaya gelmesi, sert ve tutarsız ebeveynlik gibi nedenler, tepkisel bağlanma bozukluğuna neden olabilmektedir. Bunların dışında annenin olmadığı durumlarda, birincil bakımveren kişinin sık sık değişmesi sonucu seçici bağlanmanın gerçekleşememesi de tepkisel bağlanma bozukluğunun nedenleri arasında gösterilebilir.
Tepkisel bağlanma bozukluğu ile ilgili iyi haber, bu çocukların uygun sosyal duygusal destek alabilecekleri bir ortama sahip olduklarında çok hızlı bir şekilde toparlanabilmeleri ve olumlu gelişmeler göstermeleridir. Şebnem Sosyal ve arkadaşları tarafından yazılan bir olgu sunumunda bunun güzel bir örneğini görmekteyiz.1 “Olgu, üç yaşında bir kız çocuğudur. İsmi ile seslenildiğinde bakmamakta, etrafındaki uyaranlarla ilgilenmeme ve sadece televizyon izlerken rahatlama şikayetleriyle halası tarafından çocuk nöroloji kliniğine getirilmiştir. Halasından alınan öyküye göre, söz konusu belirtiler bebeklik döneminden itibaren görülmeye başlanmış. Anne gebeliği sırasında depresyon tanısı almış; doğum sonrasında da bebeğin sadece fiziksel ihtiyaçlarını karşılayabilmiş. Yalnızca iki ay kadar emzirebilmiş. Olgunun babası son birkaç yıldır eve nadiren geliyormuş. Çift, son üç yıldır yaşadıkları evlilik sorunları nedeniyle boşanmayı düşünüyormuş. Çocuğun davranış ve hareketlerini gözlemleyen halası, zekâ geriliği olabileceğinden şüphelenmiş ve olguyu annesi ile birlikte Ankara’ya hastaneye götürmüş. Ruhsal gözlem sonucu, kısa süreli göz teması kurabildiği, verilen komutları almadığı, ismi söylendiğinde bakmadığı, ortamdaki uyaranların farkında olmadığı, ortak dikkat ve nesne sürekliliğinin gelişmemiş olduğu, sosyal jest ve tepkiler vermediği, kendi halinde eşyalarla oynadığı, kelime söylemediği, isteklerini anlamsız hece ve işaretlerle anlattığı saptanmış. Olgu, yoğun bir özel eğitim programına alınmış. Halasının evinde kalmaya başlamış ve aile içerisinde verilen sosyal uyaranların zenginleştirilmesi için çaba gösterilmiş. Annesinin psikiyatrik destek alması için iletişime geçilmiş. Bir buçuk ayın sonunda, alıcı ve ifade edici dil gelişiminde belirgin bir artış olmuş, jest ve mimikleri algıladığı, taklit ettiği ve hayali oyun oynamaya başladığı görülmüş. Olgu halen halasıyla birlikte kalmakta ve tedavisi sürmekteymiş.”
Benzer şekilde bir başka vaka sunumu da Şahnur Şener ve arkadaşları tarafından kaleme alınmış.2 “Bu vaka sunumunda olgu, 8 yaşında, erkek ve yüksek sosyo-ekonomik düzeyden gelen bir ailenin tek çocuğudur. Anne ve baba ayrı yaşadıkları için, çocuğun bakımı baba ve babaanne tarafından verilmekte ve halen ilkokul ikinci sınıfa devam etmektedir. Çevreye karşı isteksizlik, etkileşime girmede yetersizlik, güvensizlik, içe dönüklük, hareketlilik, dikkatini toplamada güçlük, uyumsuzluk, sözel ve davranışsal saldırganlık ve altını ıslatma yakınmaları ile baba ve babaanne tarafından hastaneye getirilmiş. Doğumdan sonra, yalnızca bir ay anne sütü alıp daha sonra babaanne tarafından biberonla beslenmiş. Klinik gözlemde olgu; kırılgan, uyumsuz davranışlar, çekingen, ürkek ve utangaç bir görünüm sergilemiş. Oldukça hareketli ve dikkatinin dağınık olduğu, konuşmaya başlamada ve sürdürmede zorlandığı, göz temasından kaçındığı, ailesinden ayrılmada bir zorluk yaşamadığı görülmüş. Olgu doğduğu andan itibaren tek nesneli bir ilişkiye girememiş. Sekiz yaşına kadar olan süre içerisinde; anne, anne-babaanne-anneanne, anne-kreş-babaanne-yeni kreş, anne-babaanne, babaanne, anne-baba, yuva-anne-babaanne ve babaanne şeklinde bakım görmüş ve bakımveren sürekli değişmiş. Olgunun anne babası anlaşarak evlenmişler. Ancak evlilikleri mezhep ayrılığı nedeniyle aileler tarafından onaylanmamış. Buna rağmen evlilik öncesi gebelik nedeni ile zorunlu olarak evlilikleri gerçekleşmiş. Olgu, sürekli aile içi geçimsizliğin ve tartışmaların olduğu bir ortamda dünyaya gelmiş. Düzensiz, karışık, uyumsuz ve sürekli değişen bu aile düzeni bir süre sonra ayrılma ile sonlanmış. Anne ile baba arasında dostça bir ilişkinin kalmamış olduğu, her iki tarafın da birbirini suçladığı ve bitirilmemiş öfkeleri yaşamaya devam ettikleri gözlemlenmiş. Altmış bir yaşında olan babaannenin ise aşırı bağımlı, koruyucu ve otoriter bir kadın olduğu gözlemlenmiş. Olguya karşı bebekliğinden beri aşırı sahiplenici, anneyi ona yardım etme adına uzaklaştırıcı, sınır koymayan, koruyucu ve aşırı sevgi adına gelişmeyi önleyici bir ilişki tarzı sergilediği anlaşılmış. Oğlu ve gelini arasındaki ilişkiye doğrudan karışmakta olduğu, olguya annesi ile ilgili olumsuz yorum ve suçlamalarda bulunduğu, çocuk-anne ilişkisini engellemeye yönelik girişimlerde bulunduğu belirlenmiş. Olguyla ilgili tedavi sürecinde, oyun terapisi, aile terapisi ve ilaç tedavisi uygulanmış. Olgu on ay boyunca izlenmiş. Aile terapisiyle, anne-babaya, kendi aralarındaki ilişkilerini çocuğa zarar vermeyecek biçimde yeniden düzenlemeleri konusunda destek verilmiş. Enürezis (altını ıslatma) ve hiperaktivite yakınmalarına karşılık olarak ilaç tedavisine başlanmış. Yaklaşık bir yıllık izlem sonucu, yaşam koşullarında istenen olumlu değişiklikler sağlanamamasına karşın, olgunun nesne ilişkilerinde, davranışlarında belirgin düzelmeler olduğu gerek klinik gözlemler gerekse okul aile bildirimleri ile desteklenmiştir.”
Psikososyal Cücelik
Alanyazında, psikososyal cücelik adı verilen ilginç bir kavram daha vardır. Bir bakıma sevgi eksikliği sendromu olarak da nitelendirilebilecek bu durum, çocukluk döneminde yeterli ilgi ve sevgiyi görmemeye, istismar ve ihmale uğrama gibi stresli durumların da eşlik ettiği durumlarda ortaya çıkmaktadır. Psikososal cücelik sendromu, sosyal ve duygusal dünyamızın, fiziksel gelişimimizi nasıl doğrudan şekillendirdiğinin en enteresan ve çarpıcı kanıtlarından biridir. Çocukta hiçbir genetik bozukluk, organik bir hastalık ya da yetersiz beslenme gibi durum olmamasına rağmen, sevgi yoksunluğu, duygusal ihmal, istismar, olumsuz aile koşulları ve kronik stres gibi nedenlerle boy uzamasının ve fiziksel gelişimin durması ya da ciddi şekilde yavaşlaması şeklinde görülen bir büyüme ve gelişim bozukluğudur. Bu sendrom, çocuk endokrinolojisi, gelişim psikolojisi ve çocuk psikiyatrisi alanlarının kesişiminde yer alan önemli bir klinik olgudur. Çocukların büyümesinin durması yaşadıkları stres ve kortizol düzeyleriyle açıklanmaktadır. Beyindeki hipotalamus bölgesi, büyüme hormonlarının salgılanmasını tetikleyen ana merkezdir. Çocuk, yoğun sevgi, ilgi ve şefkat eksikliği yaşadığında, tehdide, istismara ya da reddedilmeye maruz kaldığında, bedeni yüksek düzeyde stres hormonu (kortizol) salgılar. Sürekli yüksek kortizol salgılanmasının da büyüme hormonu sistemini baskıladığı düşünülmektedir. Dolayısıyla da çocuğun fiziksel gelişimi durabilmektedir. Psikososyal cüceliği, genetik cücelikten ayıran en net fark geri döndürülebilir olmasıdır. Çocuk içinde bulunduğu sevgisiz ve toksik ortamdan alınıp, güvenli, sosyal ve duygusal destek alabileceği sevgi dolu bir ortama yerleştirildiğinde, herhangi bir hormon tedavisi uygulanmaksızın, beyni yeniden büyüme hormonu salgılamaya başlar. Böylece çocuk kısa sürede akranlarının boy ve kilo düzeyine gelebilir.
Gerek Romanya yetimhaneleri olayı, gerek tepkisel bağlanma bozukluğu gerekse de psikososyal cücelik sendromu, bağlanmanın, şefkatin, ilgi ve sevginin kısacası sosyal-duygusal desteğin ne derece önemli olduğunu, bunlardan yoksun kaldığımızda ne kadar üzücü sonuçlarla karşılaşabildiğimizi gözler önüne sermektedir. Buradan hareketle, yokluğu böylesine acıtan sevgi ve ilginin, varlığının da nasıl iyileştirici, onarıcı ve tamamlayıcı bir şifa olabileceğini tahmin edebiliriz. Bunu fark eden Dr. Bernie Siegel de “uzun yaşamım boyunca öğrendiğim en önemli şey, sevgi ve ilişkilerden daha önemli bir şey olmadığıdır” diyerek durumu özetler.
Bunlar çok çarpıcı örnekler ama aynı zamanda sevgi eksikliğinin olduğu aşırı uç örnekler, bu derece olumsuz bir ortamda değiliz ama yeterli sevgiyi de alamıyoruz, bu bizi nasıl etkiler diye aklınıza bir soru gelebilir. Yaşadığınız sevgi ve bağlanma eksikliği, örneklerde verildiği kadar bozukluğa neden olmasa bile hayatınızı etkileyebilmektedir. Yeterli ilgi ve sevgiyi görmemiş olma, güveni öylesine olumsuz etkilemektedir ki, bu tür kişilere hayatlarının ilerleyen aşamalarında samimi bir şekilde sevgi gösteren birileri ortaya çıktığında, sevmenin ne olduğunu, sevgiyle karşılaştıklarında ne yapacaklarını ve nasıl tepki vereceklerini bilmedikleri için uygun olmayan davranışlar sergileyebilmekte ve sevgi karşısında afallayabilmektedirler. Bu durum da ilişkilerinin kalitesini doğrudan etkileyebilmektedir. Bu sebeplerle ilişki ihtiyacının yeterince karşılanamaması da bireyin depresyon ve anksiyete gibi bir çok ruh sağlığı sorunu yaşamasına, mutsuz olmasına, bağımlılık davranışları göstermesine neden olabilmektedir.
Kaynakça
1Soysal A. Ş., Özçelik A. A., Arhan E., İşeri E., & Gücüyener K. (2009). Bir olgu sunumu eşliğinde tepkisel bağlanma bozukluğunun gözden geçirilmesi. Türkiye Klinikleri Pediatri Dergisi, 18(3), 248–252.
2Şener, Ş., Özdemir, Y. D., & Şahin, M. V. (1995). Tepkisel bağlanma bozukluğu: Bir olgu sunumu. Çocuk ve Gençlik Ruh Sağlığı Dergisi, 2(1), 28–34.






















Users Today : 49
This Month : 2303
This Year : 26874
Total Users : 90063
Who's Online : 7
Merhaba hocam ben, okula gondermedikleri için çok üzülüyor ağlıyor ama söyleyemiyorum korkudan,boy uzamam durmuştu geçmeyen ağrılar vardı halsizdim daha 13 yaşında bir çocuktum, dahiliye doktoruna götürdüler, doktor bu cocugunuzuntuye bağlı gelişimi durmuş dedi ilaçlar verdi 1 yıl sonra zorda olsa orta bire başladım zorluklar gene devam etti ancak liseyi okuyabildim şu an 47 yaşındayım psikosomatik ağrılar devam ediyor