Perşembe, Eylül 3, 2026
  • Gezi Notları
  • Videolar
  • İletişim
Tayfun Doğan
İletişim
No Result
View All Result
  • Anasayfa
  • Hakkımda
  • Akademik Yayınlar
  • Psikolojik Ölçme Araçları
  • Pozitif Psikoloji
    Aşkın Nörobilimi: Aşık Olduğumuzda Beynimizde Neler Oluyor?

    Aşkın Nörobilimi: Aşık Olduğumuzda Beynimizde Neler Oluyor?

    Ruh Sağlığında Yeni Bir Yaklaşım: Yeşil Reçete

    Ruh Sağlığında Yeni Bir Yaklaşım: Yeşil Reçete

    Odadaki Fil: Anlam Sorunu

    Odadaki Fil: Anlam Sorunu

    Mutluluk Sağlığın En Üst Düzey Formudur

    İyilik yapan, iyilik görenden daha mutlu oluyor…

    İyilik yapan, iyilik görenden daha mutlu oluyor…

    Mümküne Duyulan Tutku: Umut

    Mümküne Duyulan Tutku: Umut

  • Mutluluk
    Mutluluğa İlişkin Bir Yüreklendirme

    Mutluluğa İlişkin Bir Yüreklendirme

    Mutsuzluk

    Mutsuzluk İmalatçısı

    Mutlu Çocuklar Mutlu Yetişkinler mi Oluyor?

    Psikolojik İhtiyaçlar Depresyon Mutluluk

    Her şeyim var ama neden mutlu değilim?

    Kendini Değerli Hissetmenin Psikolojisi: Öz-Saygı

    Kendini Değerli Hissetmenin Psikolojisi: Öz-Saygı

    Mutlulukla ilgili yanlış düşünce ve inançlar

    Mutlulukla İlgili Yanlış Düşünce ve İnançlar

  • Psikolojik İyi Oluş Dergisi
  • Anasayfa
  • Hakkımda
  • Akademik Yayınlar
  • Psikolojik Ölçme Araçları
  • Pozitif Psikoloji
    Aşkın Nörobilimi: Aşık Olduğumuzda Beynimizde Neler Oluyor?

    Aşkın Nörobilimi: Aşık Olduğumuzda Beynimizde Neler Oluyor?

    Ruh Sağlığında Yeni Bir Yaklaşım: Yeşil Reçete

    Ruh Sağlığında Yeni Bir Yaklaşım: Yeşil Reçete

    Odadaki Fil: Anlam Sorunu

    Odadaki Fil: Anlam Sorunu

    Mutluluk Sağlığın En Üst Düzey Formudur

    İyilik yapan, iyilik görenden daha mutlu oluyor…

    İyilik yapan, iyilik görenden daha mutlu oluyor…

    Mümküne Duyulan Tutku: Umut

    Mümküne Duyulan Tutku: Umut

  • Mutluluk
    Mutluluğa İlişkin Bir Yüreklendirme

    Mutluluğa İlişkin Bir Yüreklendirme

    Mutsuzluk

    Mutsuzluk İmalatçısı

    Mutlu Çocuklar Mutlu Yetişkinler mi Oluyor?

    Psikolojik İhtiyaçlar Depresyon Mutluluk

    Her şeyim var ama neden mutlu değilim?

    Kendini Değerli Hissetmenin Psikolojisi: Öz-Saygı

    Kendini Değerli Hissetmenin Psikolojisi: Öz-Saygı

    Mutlulukla ilgili yanlış düşünce ve inançlar

    Mutlulukla İlgili Yanlış Düşünce ve İnançlar

  • Psikolojik İyi Oluş Dergisi
No Result
View All Result
Tayfun Doğan
No Result
View All Result
Home Pozitif Psikoloji

Aşkın Nörobilimi: Aşık Olduğumuzda Beynimizde Neler Oluyor?

3 Eylül 2026
Kategori: Pozitif Psikoloji
3
Aşkın Nörobilimi: Aşık Olduğumuzda Beynimizde Neler Oluyor?

“Aşk, sandığımızdan çok daha fazla biyolojiktir.”

Aşk, filozoflara göre insanın eksikliğini tamamlamaya ve varoluşunu anlamlandırmaya yönelik bir arayış; psikologlara göre iki insan arasında kurulan bir bağlanma ve yakınlaşma deneyimi; antropologlara göre kültürün biçimlendirdiği bir yaşantı; psikanalistlere göre seksüel bir tutku; şairlere göre kelimelerin anlatmaya yetmediği bir hâl; mistiklere göre insana duyulan mecazi aşktan ilahi olan hakiki aşka yükseliş; biyologlara göre ise beyinde gerçekleşen biyokimyasal bir süreçtir. Belki de aşk, tüm bunların toplamından daha fazlasıdır.

Aşk: Farklı Bir Bilinç Hali

Aşk, insanlığın var olduğu ilk zamanlardan beri ilgi çekmiş ve gündemden hiç düşmemiştir. Çünkü insanın yaşadığı en güçlü duygu durumlarından biridir ve kişiyi motive edip değiştirme gücüne sahiptir. Bu güç sosyal denetim mekanizmalarını devre dışı bırakacak düzeydedir. Aşk, insanın dünyaya başka türlü baktığı bir bilinç hâlidir. Âşık olan kişi transa girmiş gibidir. Adeta büyülenmiş gibi âşık olduğu kişinin etkisi altındadır. Bu durum da beynin pek çok mekanizmasının farklı çalışmasına ya da devre dışı kalmasına neden olabilmektedir. Aşk, öylesine farklı bir ruh halidir ki, âşık olduğunda kişi hiç yapmadığı şeyleri yapmaya başlar, normal zamanlarda cesaret edemeyeceği eylemlerde bulunur. Durum bu olunca da böylesine güçlü, yerine göre yaratıcı kimi zaman ise yıkıcı olabilen bu yoğun duygu durumu ilgi odağı olmuştur. Öyle ki, sonu acıyla bitecek olsa da, işler yolunda gitmediğinde büyük yıkımlara neden olabileceği bilinse de, aşkı yaşayanlar ve bu yoğun bilinç hâlini deneyimleyenler şanslı addedilmiştir.

Aşk neden var?

Evrimsel psikolojiye göre aşk, rastgele bir duygu değil, eş seçimini ve çiftleşme sürecini başlatıp üreme başarısını artırarak, yavru bakımını destekleyen bir süreçtir. Aslında aşk tam olarak türün devamına hizmet etmektedir. Diğer memelilerle kıyasladığımızda insan yavrusu oldukça uzun bir süre bakıma ihtiyaç duyar. İşte aşk hem ilişkinin başlaması hem de doğumdan sonra yavrunun korunup kollanabilmesi için var gibi görünmektedir. Anne babanın yavruyu terk etmeden en azından iki yıl birlikte olmaları kritik öneme sahiptir. Çünkü bu iki yılda bebek anne-babaya tamamıyla bağımlı durumdadır. Bebeğin bakımı için bir iş birliğine ihtiyaç vardır ve aşk, bu iş birliğini garanti altına alan duygusal bir yapıştırıcı işlevi görür.

“Aşkın en kötü yanı, verdiği tüm hazzı ödetmesidir.” Ahmet Hamdi Tanpınar

Bilimsel araştırmalarda, aşkın süresinin ortalama olarak iki yıla yakın bulunması da bunu destekleyen bir bulgu olarak değerlendirilebilir. Öte yandan aşk, hayatta kalma içgüdüleriyle de ilişkili görülmüştür. Çünkü tek başınıza yaşayamazsınız. İnsanlığın ilk zamanlarını düşünecek olursak, çiftlerin hayatta kalma şansları her zaman daha yüksek olmuştur. Nihayetinde aşkla birbirine sıkı sıkı bağlandığında, insanlar yanında yöresinde bir koruyucu bulundurmuş oluyordu. Son olarak da aşk var çünkü hayata anlam katıyor ve kişinin bir bütünlüğe ulaşmasına yardımcı oluyor. Kişi kendinden büyük bir şeyin parçası olma hissiyle dolup taşabiliyor.

Aşk bir beyin bozukluğu mudur?

Aşk, bir beyin bozukluğu olmamakla birlikte ‘normal’ bir durum da değildir. Normal değildir çünkü aşık kişi, bağımlılık bozukluğuna ve obsesif-kompulsif (takıntı-zorlantı) bozukluğa sahip kişiler gibi davranışlar sergilemektedir. Aşık kişi maşukuyla ne kadar zaman geçirse de bunu yeterli görmemektedir. Maddeye tolerans gösteren bir kişi gibi gittikçe daha fazlasına ihtiyaç duyabilmektedir. Âşık olduğumuzda, beynimizde aktive olan bölgeler olduğu gibi, çalışması duran bölgeler de bulunmaktadır. Nitekim yargı, muhakeme ve değerlendirme yetilerinde zayıflamalar ortaya çıkabilmektedir. Aşka düşen kişi, odaklanmakta güçlük çekebilmekte ve günlük işlerini yapmakta zorlanabilmektedir. Bunların dışında uyku sorunları yaşama ve yemeden içmeden kesilme de sık görülen durumlardandır. Zaten bu tür durumlardan dolayı da aşk hem Türkçede hem de İngilizcede içine düşülen bir şey (fall in love) olarak nitelendirilmiştir. Nitekim “düşmek”, kontrol kaybı, bilinmezlik, tökezleme, denge yitimi, zeminin kayması, hazırlıksız yakalanma ve boşlukta kalma gibi durumlarla ilişkilidir. Tüm bunlar da aşkın, bilinçli bir karar verme sonucu elde edilen ya da denetimimizde olan bir şey olmadığını göstermektedir. Edebiyatta da bir kelime oyunuyla aşk bir uçurumdan düşmeye benzetilmiş ve “Aşk uçurumdan düşmek gibidir, o yüzden sevgiliye yar denir” denmiştir.

Aşık beyinde neler oluyor?

Öncelikli olarak şunu belirtmek gerekiyor. İki nedenden dolayı, evrensel bir duygu durumu olan aşkı araştırmak hiç kolay değildir. Birincisi aşk, insani yönü oldukça ağır basan bir ruh ve bilinç halidir. Dolayısıyla aşk çalışmalarında hayvanlardan çok sınırlı düzeyde faydalanılabilmektedir. İkinci neden ise, aşk araştırmaları bir süreç içerdiğinden, katılımcıların araştırmadan vazgeçmeleri ya da âşık oldukları kişilerden ayrılmaları gibi durumlar olabilmektedir. Bu da çalışmaları aksatabilmektedir. Bu güçlüklere rağmen son yıllarda aşk hem psikoloji hem de nörobiyoloji alanında oldukça detaylı bir şekilde incelenmekte ve her geçen gün yeni bulgularla bu konudaki bilgilerimiz güncellenmektedir.

Aşık bireylerin beyinlerindeki değişiklikleri incelemek için bebek sahibi annelerden oldukça faydalanılmaktadır. Çünkü anne de bebeğine karşı, aşığın maşukuna hissettiğine benzer duygular hissetmektedir. Dolayısıyla aşık beyni ile anne beyni arasında benzerlikler bulunmaktadır. Ancak romantik aşk ve anne sevgisi aynı şeyler olmadığı için iki beyin arasında farklılıklar da görülmektedir. Bu durum da bizim romantik aşkı daha iyi anlamamıza yardımcı olmaktadır. Aşkta daha çok duygusal beynimiz devreye giriyor. Âşık olma durumunda emosyonel beyin bölgelerimiz ışıl ışıl yanmaktadır. Anneler bebeklerine, aşıklar ise sevdiklerine baktıklarında ortak harekete geçen bölgeler olduğu gibi ayrı ayrı harekete geçen bölgeler de bulunmaktadır. Semir Zeki ve arkadaşlarının yaptıkları çalışmalarda hem annelerde hem de aşıklarda beynin ödül sisteminin harekete geçtiği ortaya konulmuştur. Çok temel bir farklılık olarak ise aşık bireylerde cinsel çekimle ilgili olarak, hipotalamusun uyarıldığı ve bol miktarda dopamin ve norepinefrin salgılandığı belirtilmektedir. Annelerde ise hipotalamus uyarılmamaktadır çünkü bebeğine karşı cinsel bir çekim söz konusu değildir. Yine her iki grupta da yüksek düzeyde oksitosin-vazopressin salgılanmaktadır ve serotonin dibe vurmaktadır. Romantik aşka sahip bireylerden farklı olarak annelerde, bebeğin ihtiyaçlarını anlayabilmesi için beynindeki insan yüzlerini tanımayla ilgili bölge uyarılmaktadır. Benzerlik olarak, aşık birey hep maşukunu düşünmekte ve hep onunla ilgili konuşmaktadır. Aynı şekilde, anneler de sürekli çocukları hakkında konuşmak isterler. Hatta bu durum romantik aşkta o kadar baskındır ki aşık bireyler nereye baksalar sevdiklerini görür, onu düşünür ve tüm kararlarını ona göre alırlar. Cahit Külebi bu ruh halini “Kamyonlar kavun taşır ve ben boyuna onu düşünürdüm” sözleriyle ifade eder.  Yine “Milyon Kere Ayten” şiirinde Ümit Yaşar Oğuzcan da bu durumu edebi bir ustalıkla anlatmıştır:

Saatim her zaman Ayten’e beş var

Ya da Ayten’i beş geçiyor

Ne yana baksam gördüğüm o

Gözümü yumsam aklımdan Ayten geçiyor

Bana sorarsanız mevsimlerden Aytendeyiz

Günlerden Aytenertesidir

İki kere iki dört elde var Ayten

Ben Ayten’i düşünürüm, üşümem

Üç kere adını tekrarlarım, karnım doyar

Parasızlık da bir şey mi

Ölüm bile kötü değil

Aytensizlik kadar

Aşk bir bağımlılık mıdır?

Nörokimyasal olarak aşk, beyinde bağımlılıkla aynı devreleri kullanıyor diyebiliriz. Özellikle ödül ve motivasyonla (dopaminerjik devreleri) ilgili bölgeleri. Âşık olma durumunda, beynin ödül sisteminin, kokain almış gibi harekete geçtiği belirtilmektedir. Yani sevilen kişi bir tür ödül uyaranı haline gelmektedir.  Bunun dışında sürekli sevilen kişiyi düşünme, onu görme isteği ve yoğun özlem, göremediği zamanlarda huzursuzluk, fiziksel/duygusal acı ve başka bir şey düşünememe, zamanla artan partnerle daha fazla vakit geçirme ihtiyacı (tolerans), istemsiz ve tekrarlayıcı davranışlar (telefondan sürekli mesajları kontrol etmek gibi) romantik aşk ve bağımlılıkta görülen ortak özellikler olarak ifade edilebilir. Bu benzerlikler nedeniyle Helen Fisher gibi bazı araştırmacılar aşkı “doğal bir bağımlılık” olarak nitelendirmişlerdir. Ancak bu, romantik aşkın klinik olarak bir bağımlılık bozukluğu olduğu anlamına gelmez. Daha ziyade evrimsel anlamda işlevsel bir bağımlılık diyebiliriz.

“Aşk, bir insana bağımlı olmaktır.” Oytun Erbaş

Sürekli sevdiği kişiyi düşünmekten kendini alamama ve saplantılı düşünceler literatürde obsesyona da benzetilmektedir. Çünkü obsesif kompulsif bozuklukta (OKB) da birey bir şeyleri düşünmekten ve yapmaktan kendisini alamamaktadır. Ayrıca yapılan çalışmalarda, aşık bireylerde serotonin düzeylerinin OKB hastaları düzeyinde azaldığı görülmüştür.

Aşkın Biyokimyası

Romantik aşkı tek bir hormon, nörotransmiter ya da beyin bölgesi ile açıklamak mümkün değildir; aşk oldukça karmaşık bir nörobiyolojik süreçtir. Burada aşkın kimyası ile ilgili en temel bileşenlere değinmeye çalışacağım. Aşık bireyin beyninde ve bedeninde adeta kimyasal bir fırtına esmektedir. Bu durum da bireyi bambaşka biri yapmaktadır. Kişi kendisi bile bu yeni haline, yaptıklarına ve hayatındaki değişimlere inanamayacaktır. Aşık olma süreci iyi de gitse kötü de sonuçlansa bireyi dönüştürmektedir. Yavuz Bingöl’ün “Küçüğüm” şarkısında dediği gibi:

“Her aşk kendini yaşar, çaldığın kapı kapanır sonunda
İçinde bir sen bulursun, büyümüş, anlamış, yorgun…”

Özellikle aşkın erken ve yoğun dönemlerinde adrenalin salınımı oldukça yüksektir. Bu da uyanıklık, dikkat, enerji ve fizyolojik uyarılmaya neden olur. Bu nedenle kişide kalp atım hızı yükselir, çarpıntı hissi, terleme, ellerde titreme, nefes alışverişte hızlanma, midesinde kelebekler uçuştuğu hissi gibi belirtiler görülür.

Aşkın bu kadar yoğun hissedilmesinin ve coşku halinin baş kahramanı ise dopamindir. Aşık bireylerde ödül-motivasyon sistemi aktive olur ve kişi hiç duymadığı kadar haz alır. Ödül ve motivasyon sisteminin önemli parçaları olan “ventral tegmental alan” ve “nucleus accumbens” gibi bölgeler adeta yangın yerine döner. Ayrıca dopamin kişinin motivasyon ve odaklanmasının da temelini oluşturur. Âşık olan kişinin sevdiğine yönelik olarak istek ve güdülenmesinin, sadece ona odaklanmasının ve hayatın diğer alanlarının bir fona dönüşmesinin arka planında, beynin dopamin seline maruz kalması yer almaktadır. Bunların dışında kişiyi kur davranışları yapmaya yönelten, ona canlılık ve enerji veren de bu kimyasaldır. Aşık kişinin beyni sevdiğini bir ödül uyaranı olarak kodladığı için kaybettiğinde de yoğun bir yoksunluk yaşar. Dolayısıyla onun yerini doldurabilmek için yeni partnerlere, alkole ya da başka maddelere yönelebilir.

Aşkta etkin rol sahibi kimyasallardan biri de “oksitosin”dir. Oksitosin ilişkide özellikle bağlanmaya ve güven duygusunun oluşmasına yardımcı olmaktadır. İlişkinin ilk dönemlerinde oksitosin miktarı ne kadar fazlaysa ilişkinin o kadar uzun sürmesi de olası görülmektedir. Daniel Amen “Aşık Beyin” adlı kitabında, oksitosin tarafından yaratılan unutkanlık etkisinin, aşık kişilerin birbirleriyle ilgili kötü anılarını bir süre için de olsa hatırlamalarını engellediğini ifade etmektedir. Yine aynı etkinin, annenin bebeğiyle ilgilenirken, yaşadığı doğum sancısını ve stresli uykusuz geceleri unutturduğunu da belirtmektedir. Yani oksitosinin bu etkisi aşık bireylerin birbirlerine karşı daha hoşgörülü olmalarında yardımcı oluyor gibi görülüyor. Aşık bireylerde oksitosinin yanında “vazopressin” artışı da görülmektedir. Vazopressinin işlevi ise daha çok koruyuculuk, sahiplenme ve sadakat olarak karşımıza çıkmaktadır. Nihayetinde, romantik aşk sırasında oksitosin ve vazopressin sistemleri, partnerle yakınlık kurulması, sosyal bağın güçlenmesi ve ilişkinin sürdürülmesiyle ilişkili süreçlere katkıda bulunmaktadır.

Aşık beyinde, değinmemiz gereken önemli bir nörotransmiter de “serotonin”dir. Serotonin, ruh halimizi düzenleyen ve bizi sakin huzurlu hissettiren bir kimyasaldır. Bu kimyasal yüksek olduğunda kişi, olumlu düşünen, daha iyimser ve dingin birisi haline gelmektedir. Âşık olan bireylerde serotonin düzeyinin azaldığı bilinmektedir. Bu da kişiyi yüksek düzeyde kaygıya ve melankoliye maruz bırakabilmektedir. Özellikle aşık kişi, bir şekilde sevdiğini kaybederse ve ilişki beklenenden erken biterse bu durum onu depresyona karşı savunmasız bırakabilmektedir.

Değinmeden geçmememiz gereken bir kimyasal da “kortizol”dür. Aşkın yoğun hissedildiği ilk dönemlerinde beynin yalnızca ödül sistemi değil, stres sistemi de harekete geçer. Yani aşık bireylerde kortizol artışı da görülür. Kortizol, organizmanın uyarılma ve uyum sağlama sisteminin bir parçasıdır. Dolayısıyla, belirsizliğin, heyecanın ve beklentinin bu derece yüksek olduğu, yeni ve önemli bir yaşam deneyimi karşısında yükselmesi oldukça normaldir. Aşkın hem çok keyifli hem de huzursuz edici bir yönünün olması bundan kaynaklanıyor olabilir. 

Son olarak da “sinir büyüme faktörün”den bahsetmek istiyorum. Sinir büyüme faktörü, sinir hücrelerinin gelişimi, farklılaşması, hayatta kalması ve bazı nöral bağlantıların düzenlenmesinde rol alan bir proteindir. Yapılan çalışmalar aşkın erken ve yoğun dönemlerinde, sinir büyüme faktörünün arttığını göstermiştir. Sinir büyüme faktörü, nöroplastisiteyi (beynin değişebilme özelliği) artırarak içinde bulunulan yeni gerçekliğe uyum sağlamayı kolaylaştırıcı bir etkide bulunabilmektedir. Sinir büyüme faktöründeki artış beynin gençleşmesine ve canlanmasına yardımcı olmaktadır. Bu da aşkın bireye olumlu bir katkısı olarak değerlendirilebilir.

Aşkın gözü kör müdür?

“Aşkın gözü kördür” deyimi dünyadaki pek çok kültürde bulunmaktadır. Bu söz, insanların aşık kişilerin durumlarını ne kadar iyi gözlemlediklerinin bir göstergesidir. Bu ifadenin annelerdeki karşılığı da “Kuzguna yavrusu şahin görünür” atasözüdür. Âşık olan kişinin sevdiği insanı değerlendirirken onun eksiklerini, kusurlarını ve olumsuz davranışlarını göremez. Aşık kişi, maşukunun kabul edilemeyecek davranışlarını mazur görebilir. Onu olduğundan daha iyi ve özel algılayabilir. Aşırı idealize ettiği için başkalarının gördüğü sorunları görmeyebilir ve kabul etmeyebilir. Aşık kişiden, sevdiğinde beğenmediği ve hoşuna gitmeyen olumsuz yönlerini listelemesini isteseydik muhtemelen kâğıt boş kalırdı. Hatta çoğu zaman, aşık kişinin ailesi ve arkadaşları onu uyarır. “Bu kişiyi gözümüz hiç tutmadı. Nasıl böyle biriyle birlikte olabiliyorsun?” tarzında sözler sarf ederler. Çoğunlukla da haklı çıkarlar. Çünkü aşık kişi onların gördüklerini görmek istememekte ve görememektedir. Aslında aşkın getirdiği körlük oldukça mantıklı görünüyor çünkü eğer hoşlandığımız kişinin eksik ve kusurlarını görseydik kimse kimseyle birlikte olmazdı. Dr. Oktar Güloğlu aşık kişinin bu durumuyla ilgili olarak, “Aşk birisine seni mahvetme yetkisi vermek ve bunu kullanmayacağına güvenmektir” demektedir. Peki neden böyle olmaktadır? Bu durumun iki nörobiyolojik açıklaması vardır. Âşık olmamız durumunda beynimizde deaktive olan ya da etkinliği azalan bölgelerden biri prefrontal korteks diğeri de amigdaladır. Prefrontal korteksin etkinliğinin azalması, âşık olan bireyin maşukunu değerlendirme ve eleştirme davranışlarını etkiler. Bunu “zihin teorisi” bağlamında ele alabiliriz. Zihin teorisi, başkalarının zihinsel durumlarını—düşüncelerini, inançlarını, niyetlerini ve duygularını—tahmin edebilme ya da zihin okuma durumudur. Âşık olan bireyde bu zihin okumanın eleştirel ya da şüpheci bileşeninin zayıfladığı belirtilmektedir. Bu da aşık kişinin karşı tarafın eksik ya da kusurlarını görmesinin önüne geçebilmektedir. Bununla birlikte âşık olan kişinin partnerine yönelik dikkatinin ve motivasyonunun artması da zihin teorisi ile bağlantılıdır. Ancak bu dikkat ve odaklanma sevilen kişinin olumlu özelliklerine ne istediğine ne hissettiğine ya da düşündüğüne yöneliktir. Ayrıca söz konusu bu görme kusurunun yalnızca sevilen kişiye yönelik olduğunu da belirtmek gerekir. Diğer insanlara karşı zihinsel teori işlevini normal bir şekilde devam ettirmektedir. Aşkın başlamasından yaklaşık iki yıl sonra, o yoğun ve coşkulu dönem bittiğinde ise zihin teorisi normal düzeyde çalışmaya başlamaktadır. Psikiyatr Mehmet Sungur bu durumu biraz da esprili bir şekilde “Aşk bir görme kusurudur, tedavisi de evliliktir” diye anlatmaktadır.

“Aşk birisine seni mahvetme yetkisi vermek ve bunu kullanmayacağına güvenmektir.” Oktar Güloğlu

Âşık olunan kişinin olumsuz yönlerini görememenin olası nedenlerinden biri de amigdalanın etkinliğinin azalmasıyla açıklanmaktadır. Âşık olma durumunda oksitosin artışının yoğun olması, etraftaki tehlikeleri ve tehditleri tespit etmekle görevli olan amigdalanın aktivitesinin azalmasına ve görevini tam anlamıyla yapamamasına neden olabilmektedir.

Aşk gelince akıl baştan gider mi?

Âşık olma hali, karar verme, akıl yürütme ve muhakeme gibi işlemlerin yürütüldüğü beyin bölgesi olan prefrontal korteksin etkinliğinin azaldığı ve limbik sistemin hiç olmadığı kadar güçlendiği bir dönemdir. Yoğun aşk dönemlerinde, prefrontal kortekse kan akışı azalmaktadır. Prefrontal korteksin etkinliğinin azalması, bireyin daha dürtüsel davranmasına, mantıksız davranışlarda bulunmasına, normal zamanda yapmayacağı şeyler yapmasına ve hesap-kitap yapmadan şaşırtıcı kararlar almasına neden olabilmektedir. Aşık kişi normale döndüğünde, yaptıkları ile ilgili açıklama yaparken muhtemelen “aklım başımda değildi” diyecektir. Aşk bir bakıma beynimizin CEO’su olarak nitelendirebileceğimiz prefrontal korteksi tatile gönderiyor. Dilimizdeki “Aşk gelince akıl baştan gidermiş” sözü de bunu çok güzel anlatıyor. Sırılsıklam aşk dönemi sona erdiğinde de CEO işinin başına dönmektedir. Prefrontal korteksin etkinliği, cinsel uyarılma ve orgazm sırasında veya alkol ile madde kullanımında da azalmaktadır. Böyle zamanlarda kişi daha dürtüsel davranır, uzun vadeli sonuçları daha az hesaba katar ve doğru kararlar vermekte de güçlük çeker. Özellikle edebiyatta da “Sad kıyâmet kopsa olmam hûş-yâr / Şöyle mest etdi beni sabbâ-yı aşk (Yüz kıyamet kopsa da ayılmam; aşkın esintisi beni öylesine sarhoş etti) gibi dizelerde aşkın sarhoşluğa benzetilmesi bu bağlamda oldukça manidar görünmektedir.

Âşık olma durumunda daha çok ilkel beyin devreye giriyor ve kontrolü alıyor. Bu da aslında oldukça manidardır çünkü biyolojik anlamda kişi üreme ihtimaline oldukça yaklaşmıştır. Eğer prefrontal korteksin devrede olduğu, düşünerek bilinçli karar verme durumu olursa birey karşıdaki kişiden vazgeçebilir. İlkel beynimiz bu riski göze almıyor ve prefrontal korteksi devre dışı bırakarak kontrolü bütünüyle ele geçiriyor.

Aşk ve Cesaret

Aşk insana cesaret de vermekte ve kişinin risk alma eşiğini bariz bir biçimde yükseltmektedir. Bunu birkaç farklı açıdan ele alabiliriz. Yukarıda da belirttiğimiz gibi aşık beyinde ödül sistemi aktive olmaktadır. Bu da risk-fayda hesabını bozabilmektedir. Dolayısıyla da normal zamanlarda büyük bir risk olarak değerlendirilebilecek durum, aşk döneminde elde edilecek ödüle kıyasla daha göze alınabilir hale gelmektedir. Yine prefrontal korteksin etkinliğinin azalması da kişinin daha cesur kararlar almasına neden olabilmektedir. Yani bir bakıma kişinin normalde aşırı temkinli davranmasına neden olan frenleri zayıflamaktadır. Amigdala, korku ve tehdit algısını yöneten alarm merkezimizdir. Âşık olunduğunda amigdala etkinliği de azalır. Amigdalanın etkinliğinin azalması da tehdit ve tehlike değerlendirmesini zayıflatabilmektedir. Korku hissi baskılandığı için de normalde çekinilecek durumlara karşı belirgin bir korkusuzluk gelişebilmektedir. Aşk hâli, kişinin kendine dair algısında sıklıkla değişikliklere neden olur. “Sevilen biri” olmak özgüveni artırır; kişi kendini daha değerli, özgüvenli ve güçlü hisseder. Bu da doğrudan cesur davranışlara zemin hazırlar. Normal zamanlarda olumsuz değerlendirilme korkusu ve el alem ne der düşüncesiyle oluşan sosyal baskılar kişiyi durdurabilmektedir. Sırılsıklam aşk dönemlerinde, odağın sevilen kişiye yönelmesi, dış dünyayı umursamamaya neden olabilmekte ve kişiyi toplumsal baskılara karşı görünmez bir zırh gibi koruyabilmektedir.

Cengiz Aytmatov’un “Cemile” adlı romanında, Cemile’nin kocası askerdeyken Daniyar’a âşık olup, tüm toplumsal baskıları göz ardı etmesi ve ölüm riskini dahi göze alarak kaçması, aşkın kişinin risk ve ödül değerlendirmesini nasıl değiştirebildiğinin en güzel örneklerinden biridir. Cemilenin beyninde, limbik sistem prefrontal korteksi esir almış, amigdala (korku baskılanması) susturulmuş ve dopamin bir pusula gibi çalışmıştır. Pek çok aşk hikayesinde buna benzer şekilde cesaret örneği görülebilir.

Suni Aşk Oluşturulabilir mi?

Aşkı nörobiyolojik açıdan ele almak onu mekanikleştirmiş gibi bir algıya neden olabilmektedir. Bu kadar kutsallık, anlam ve değer atfediyorduk tüm büyüyü bozdunuz dediğinizi duyar gibiyim. Aşk her ne kadar tahmin ettiğimizden daha biyolojik bir olgu olsa da onun bir mana ve metafizik yönü olduğunu da düşünüyorum. Bundan dolayı da suni/yapay bir aşk oluşturulamayacağı kanaatindeyim. Evet aşkın biyokimyası ile ilgili oldukça detaylı bilgiye sahibiz ve dışarıdan müdahale ile bazı nörokimyasal bileşenleri tetikleyebiliriz. Aşk yaşayan kişinin yaşadığı duygu ve davranışları taklit edebiliriz. Ancak aşk yalnızca biyokimyasal bir durum değildir. Aşkta, belirli bir kişiye yönelik öznel bir anlam, zaman içinde biriken ortak deneyimler ve hikâyeler de bulunur. Bu da her aşk deneyimini kendine özel ve biricik kılmaktadır. En başta da dediğimiz gibi aşk pek çok bileşenin toplamından daha fazlasıdır.

Yazımıza Tolstoy’un “Savaş ve Barış” romanında geçen, Prens Andrey Bolkonski’nin, Nataşa Rostova’ya olan aşkını ve bu aşkın ruhunda yarattığı büyük heyecanı ifade eden sözleriyle bitirelim:

“Aşık oldum dostum. Daha önce yaşamıyormuşum.”

Yorumlar 3

  1. Melek says:
    6 saat önce

    Bütün bunlar tanımlama durumundan öteye geçemiyor. Bir şeyin kendisine dair bilgimiz onu büyün yönleriyle ortaya koyamaz. Aslolan aşkın kişideki biricik , öznel ve deneyimsel yanının kendisidir.

  2. SİBEL says:
    5 saat önce

    Aşkın nörobiyolojisinde belki de en çarpıcı paradoks, insanı bir başkasına yaklaştıran sistemlerin aynı zamanda o kişiye ilişkin eleştirel mesafeyi azaltabilmesidir. Dopaminerjik ödül devrelerinin güçlenmesi, bağlanmayı destekleyen nörokimyasal süreçler ve prefrontal denetimdeki değişimler birlikte düşünüldüğünde aşk; yalnızca yoğun bir duygulanım değil, algının, dikkatin, motivasyonun ve karar verme biçiminin belirli bir kişi etrafında yeniden örgütlendiği özgün bir bilinç hâli olarak karşımıza çıkıyor.

    Bence yazının en önemli tarafı da burada: Biyoloji aşkın nasıl yaşandığını önemli ölçüde açıklayabiliyor; fakat neden tam da “o kişi”nin bütün bu nörobiyolojik süreçlerin merkezine yerleştiğini tek başına açıklamaya yetmiyor. Tam bu noktada kişisel tarih, anlam, bağlanma örüntüleri ve insanın öznel dünyası devreye giriyor. Nörobilim ile insan deneyimi arasındaki bu sınırı edebiyatla birlikte harmanlayan çok kıymetli bir yazı olmuş Tayfun hocam.

  3. Tayfun Doğan says:
    4 saat önce

    Sağolsaın Sibel 🙂 Yazıyı güncellerken yorumunu dikkate alacağım.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bunları da Okuyabilirsiniz

Umutsuz Yaşanmıyor*

10 yıl önce
Psikolojik İhtiyaçlar Depresyon Mutluluk

Her şeyim var ama neden mutlu değilim?

5 yıl önce
“Yaşamak” Filminin Hayatın Anlamı ve Amacı Bağlamında İncelenmesi

“Yaşamak” Filminin Hayatın Anlamı ve Amacı Bağlamında İncelenmesi

2 yıl önce

Hayata Karışmak

3 yıl önce

En Fazla Okunanlar

  • Aşkın Nörobilimi: Aşık Olduğumuzda Beynimizde Neler Oluyor?

    Aşkın Nörobilimi: Aşık Olduğumuzda Beynimizde Neler Oluyor?

    0 Paylaşım
    Share 0 Tweet 0
  • Pozitif Bir Karakter Gücü Olarak Umut

    0 Paylaşım
    Share 0 Tweet 0
  • Öz-Gürleşmek ve Kurban Psikolojisinden Kurtulmak

    0 Paylaşım
    Share 0 Tweet 0
  • Mükemmel Günler (Perfect Days) Filminin Pozitif Psikoloji Açısından İncelenmesi

    0 Paylaşım
    Share 0 Tweet 0
  • Akademik Yayınlar

    0 Paylaşım
    Share 0 Tweet 0

Prof. Dr. Tayfun Doğan

Üsküdar Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Doğan, pozitif psikoloji alanında çalışmalar yapmaktadır. Bu platformda psikolojik sağlamlık, psikolojik iyi oluş, mutluluk ve umut gibi konularla ilgili paylaşımlarına ulaşabilirsiniz.

Menü

  • Akademik Yayınlar
  • Psikolojik İyi Oluş Dergisi
  • Psikolojik Ölçme Araçları
  • Pozitif Psikoloji
  • Videolar
  • İletişim

 Kategoriler

  • Genel (2)
  • Gezi Yazıları (5)
  • Mutluluk (16)
  • Pozitif Psikoloji (76)

Ziyaretçiler

108456
Users Today : 186
This Month : 566
This Year : 45267
Total Users : 108456
Who's Online : 3

Copyright © 2024 | Prof. Dr. Tayfun Doğan Web Sitesi | Sitemizdeki Bilgi ve Yazılar izinsiz Kopyalanamaz | Site Tasarım ve Teknik Altyapı: Ada Web Tasarım

No Result
View All Result
  • Anasayfa
  • Hakkımda
  • Akademik Yayınlar
  • Psikolojik İyi Oluş Dergisi
  • Pozitif Psikoloji
  • Psikolojik Ölçme Araçları
  • Videolar
  • Pozitif Psikoloji
  • Mutluluk
  • Gezi Yazıları
  • İletişim

Copyright © 2024 | Prof. Dr. Tayfun Doğan Web Sitesi | Sitemizdeki Bilgi ve Yazılar izinsiz Kopyalanamaz | Site Tasarım ve Teknik Altyapı: Ada Web Tasarım